Teknoloji - LawTudent https://lawtudent.com/category/teknoloji/ Sosyal Hukuk Platformu Sat, 15 May 2021 09:47:29 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=6.0.17 https://lawtudent.com/wp-content/uploads/2018/02/cropped-icon512d-150x150.png Teknoloji - LawTudent https://lawtudent.com/category/teknoloji/ 32 32 Apple AirTag ve Neden Olduğu Gizlilik Endişeleri https://lawtudent.com/haber/apple-airtag-ve-neden-oldugu-gizlilik-endiseleri/ https://lawtudent.com/haber/apple-airtag-ve-neden-oldugu-gizlilik-endiseleri/#respond Sat, 15 May 2021 07:00:00 +0000 https://lawtudent.com/?p=18409 Apple'ın yeni eşya takip cihazı AirTag çalışma prensibi nedeniyle çeşitli gizlilik endişelerine neden oluyor.

The post Apple AirTag ve Neden Olduğu Gizlilik Endişeleri appeared first on LawTudent.

]]>
Apple’ın 20 Nisan tarihinde gerçekleştirdiği etkinlik ile tanıttığı Apple AirTag teknoloji meraklıları tarafından uzun zamandır bekleniyordu. Yıllardır söylentileri dolaşan ürün Apple’ın gerçekleştirdiği online etkinlik ile tanıtıldı ve teknoloji dünyasında büyük bir ilgi uyandırdı. AirTag, kullanıcıların, eşyalarını takip etmelerini sağlamakla birlikte kaybolan eşyalarını bulmaya yardım etmeyi vadediyor. AirTag’in esas olarak çalışma prensibi Apple’ın “Find” isimli uygulamasına dayanıyor. AirTag, Bluetooth ve NFC sinyali yayarken (Apple’ın web sitesinde yer alan açıklamalara göre konum takibinde Android telefonlardan da faylanılıyor.) bu aygıtlar AirTag’in konumunu kullanıcıya gönderiyor ve kullanıcı da “Find” uygulamasını açarak AirTag’inin nerede olduğunu haritada görebiliyor. Apple ekosisteminde yer alan milyonlarca kullanıcı sayesinde AirTag ile iletişim kurulurken istisnai durumlar dışında konum takibi hiç kesilmiyor. Özet geçmek gerekirse, “Find”, AirTag’i bulurken diğer kullanıcıların Apple ve Android cihazlarından destek alıp onların konum verilerini kullanıyor ve haliyle eşyanın konum takibinin gerçekleştirilebilmesi için de AirTag’in etrafında başka Apple ve Android cihazların bulunmasının şart olduğunu söyleyebiliriz.

23 Nisan tarihinde ön satışa çıkarılan ürün için 30 Nisan tarihinden itibaren dağıtıma başlandı. Aradan geçen kısa süreçte ise AirTag incelemeleri yapıp testler gerçekleştiren teknoloji meraklıları ürünü artı ve eksileri ile değerlendirme fırsatı buldu. Konum bulmada nokta atışı başarı gösteren -hatta tarif ederek eşyayı bulmayı sağlayan- AirTag gizlilik konusunda ise bazı endişeler yarattı.

Eşyalar bulunurken “Find” uygulaması nokta atışı tarif desteği de sağlıyor.

–

Bu çerçevede AirTag’in konum takibini deneyimlemek için deney gerçekleştiren İngiltere’deki bir kullanıcı ise kargo ile göndereceği paketin içine bir adet AirTag yerleştirdi ve süreci takip etmeye başladı. AirTag bu süreçte çeşitli zaman aralıklarıyla kullanıcıya konum verisini gönderirken paketin gönderildiği kişi ise AirTag’i ancak üç gün sonra fark edebildi ve bu da çeşitli gizlilik endişelerini beraberinde getirdi. Bu endişeler temel olarak iki esasa dayanırken bunlardan ilkini insanların ceplerine, çantalarına vb. yerlere AirTag yerleştirilip takip edilebilmesi, ikincisini ise AirTag’lerin çevredeki cihazlar aracılığıyla konum verilerini göndermesi nedeniyle bu kullanıcıların bilgilerinin ihlali -oluşturdu.

AirTag’lerin konum bulurken çevredeki cihazlardan yardım alması hususunda değerlendirme yapacak olursak AirTag ‘in açık alanda gönderdiği sinyal sadece lokasyon bilgilerini paylaşmakta ve bu sinyallerin ise bireysel bir veri niteliği –konum bilgileri- taşıyıp taşımadığı konusu tartışma oluşturmaktadır. AirTag’i bulmaya yardımcı olan cihaz sahipleri AirTag’in varlığından bile haberdar olmazken farkında olmadan kendi konum verileri sayesinde kullanıcıların eşyalarını bulmalarına da olanak sağlamaktadır. Bu tartışmaların ileriki süreçlerde Apple tarafından yapılacak güncellemeler ile sonlanacağı ve endişelerin giderileceği düşünülürken şu aşamada bazı ihlallerin bulunduğunu söylemek de yanlış olmayacaktır.

AirTag aracılığıyla insanların takip edilebilmesi hususuna gelecek olursak Apple’ın bu konuda almış olduğu bazı önlemler bulunuyor. Apple’ın kurguladığı “istenmeyen/bilinmeyen AirTag” özelliği ile kişi, telefonu ile uyuşmayan bir AirTag ile bağlantıya geçtiğinde bununla ilgli bir uyarı alıyor. Ancak bu özellik de temelinde farklı sorunlar barındırıyor. İlk olarak, kişi, bu uyarıyı alana kadar konum verileri kötü niyetli takipçiler tarafından kullanılıp konum verilerine ulaşılabiliyor. İkinci sorun biraz daha teknik bir hususa –Apple’ın “istenmeyen/bilinmeyen AirTag” desteğini sadece yeni cihazlarına sunuyor olmasına dayanıyor. Üçüncü ve en önemli sorunu ise Android kullanıcılarının her ne olursa olsun konum verilerinin takip edilebildiğini görememesi ve farkında olmadan konum verilerinin uzun bir süre AirTag sahibi ile paylaşılması oluşturuyor.

Bu çerçevede değerlendirecek olduğumuzda mevcut olan sorunların “istenmeyen/bilinmeyen AirTag” desteğinin diğer cihazlara da sağlanması ve güncellemeler ile giderilebileceği söylenebilir. Ancak Android telefonlardan alınan konum bilgileri ve kullanıcıların bundan haberdar olamaması hususunda önemli sorunların bulunduğu söylenebilir.

–

Kaynakça

[zombify_post]

The post Apple AirTag ve Neden Olduğu Gizlilik Endişeleri appeared first on LawTudent.

]]>
https://lawtudent.com/haber/apple-airtag-ve-neden-oldugu-gizlilik-endiseleri/feed/ 0
Hukukta Yeni Bir Kavram: Dijital Miras https://lawtudent.com/teknoloji/hukukta-yeni-bir-kavram-dijital-miras/ https://lawtudent.com/teknoloji/hukukta-yeni-bir-kavram-dijital-miras/#comments Thu, 14 Jan 2021 06:00:00 +0000 https://lawtudent.com/?p=16058 Teknoloji dünyası ile Hukuk dünyasının etkileşim içinde olduğu ve teknoloji devrinin hukukta var olan kavramları değiştirdiğine bir örnek: Dijital Miras.

The post Hukukta Yeni Bir Kavram: Dijital Miras appeared first on LawTudent.

]]>
Giriş

Teknoloji dünyası ile Hukuk dünyasının etkileşim içinde olduğu ve teknoloji devrinin hukukta yeni kavramların ve regülasyonların doğuşuna yol açtığı veya olan kavramların anlamlarını genişlettiği bir gerçek, bu etkileşime örnek gösterilebilecek bir yeni kavram da: Dijital Miras.

–

Peki Nedir Bu Dijital Miras ?

Dijital miras kısaca ölen kişinin siber alemdeki varlıkları üzerinde mirasçılarının bu varlıklara erişebilmesi, bu varlıklar üzerinde hak iddia edebilmesi olarak tanımlanabilecektir. Artık herkesin Facebook, İnstagram gibi sosyal medya hesaplarının olduğu, birçok oyunda oyun karakterlerinin, özel yazışmalarını yürüttüğü e-posta hesaplarının, yatırım yaparak aldığı alan adlarının, içeriğini oluşturduğu blog ve web sitelerinin, Bulut sistemlerinde bir çok fotoğraf ve videosunun olduğu veya kripto para varlığına sahip olduğu bilinen bir gerçek. Fakat miras hukuku kapsamında ölen kişinin ardından bu dijital varlıkların mirasçılara geçebileceği ve paylaşım konusu yapılabileceğine dair bir düzenleme bulunmamaktadır. Medeni Kanun’un 599.maddesi kapsamında ölen kişinin, gayrimenkulü, taşıtı, parası, hissesi, eşyası hatta ölen kişinin romanı, filmi, şiirleri gibi telif haklarına konu eserleri de maddi getirisi ışığında mirasçılara paylaştırılabilmektedir ancak dijital varlıklarına yönelik herhangi bir düzenleme yapılmamıştır. Açık bir düzenleme olmamasına karşın mevzuatımızda bu tür dijital varlıkları vasiyet olarak bırakmaya da bir engel yoktur. Yani, sanal varlıkları olan birisi, gerekli şekil şartlarını yerine getirerek bir ölüme bağlı tasarruf ile bunları istediği bir kişiye miras olarak bırakabilir. Fakat eğer böyle bir ölüme bağlı tasarruf düzenlenmedi ise ve mirasçılar bu dijital varlıklara ulaşmak istiyorsa ne olacak? 

Ölen kişinin mirasçılarına ölüme bağlı bir tasarruf ile sosyal medya hesapları, web sitesi, dijital cüzdanlar, aldığı alan adları veya kripto para ile maddi bir kaynak oluşturuyorsa kişinin maddi bir değer ihtiva eden bu paylaşımları, varlıkları bulunması halinde bu dijital varlıklar kanaatimizce mirasçılara intikal edebilecektir. Ölen kişi tarafından kendi iradesini yansıtan ve kanuni şartları taşıyan ölüme bağlı tasarruf ile mirasçılarına dijital varlıklarının şifrelerinin bırakılması halinde bu hesaplara erişim hukuka uygun olacakken, ilgili dijital varlıkların şifreleri mirasçı tarafından bilinmesi fakat ortada ölen kişi tarafından düzenlenen bir ölüme bağlı tasarrufun olmaması durumunda ölen kişinin ardından dijital varlıklarına erişmek için mirasçıların mahkemeye başvurarak erişim talep etmesi gerekmektedir. Aksi takdirde mirasçının bu dijital varlıklara yönelik yapacağı bu erişim 3. Kişilerin gizlilik haklarının ihlali ile 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanun’u 12.maddesi,T.C. Anayasasının 20.maddesi ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanun’u 132. ve 138. maddeleri uyarınca hukuka aykırı bir erişim olacaktır.

–

Almanya Federal Mahkeme Kararı

Dijital varlıkların mirasçılara intikal etmesine ilişkin Alman Federal Mahkemesi kararı emsal kararlardan biridir. [1] Alman Federal Mahkemesine konu olan bu kararda; bir anne tren kazası neticesinde ölen kızının kaza sebebi ile mi yoksa intihar etkisi ile mi vefat ettiğini merak ederek ölen kızının Facebook hesabına erişim izni talep etmiş ve  yazışmalarını okumak istemiştir;[2] Facebook ve Eyalet Yüksek Mahkemesi’nin aksine Alman Federal Mahkemesi telekomünikasyon gizliliği veya kişisel verilerin korunmasına ilişkin ilkelerin terekenin mirasçılara intikalinde sorun oluşturmayacağını söyleyerek[3]“kullanıcı hesabının aktif (etkin) şekilde kullanımının yalnızca miras bırakanın kendisine özgülendiğini bir diğer ifadeyle, hesabın aktif şekilde kullanım hakkının kişiye sıkı sıkıya bağlı hak özelliğini göstermekte olup terekeye dâhil olmadığını, dolayısıyla miras bırakana ait sosyal medya hesabının aktif şekilde kullanım imkânı, miras bırakanın ölümü ile ortadan kalkmaktadır. Fakat sosyal medya hesabına ilişkin sözleşme ilişkisi mirasçılara intikal etmektedir. Bu durumun sonucu olarak da mirasçılar, söz konusu kullanıcı sözleşmesinin tarafı haline geldiklerinden, bunların hesaba ve hesap içeriğine erişimleri de mümkün olmalıdır; ancak mirasçılar, vefat edene ait sosyal medya hesabını (aktif biçimde) kullanmaya devam edemeyeceklerdir.”[4] şeklinde karar vererek ölen kızın mirasçısı olan annenin, kızının Facebook hesabına erişim yetkisi vermiştir. Birçok tartışma konusunu da barındıran bu karar dijital miras kavramını ortaya koymasa da Miras Hukuku açısından emsal bir karar olmuştur. 

Alman Federal Mahkemesi uyarınca telekomünikasyon gizliliği ve kişisel veriler bakımından olay değerlendirilirken her kullanıcı, sohbet arkadaşı/partneri ile mesajlaşırken yazılan mesajların akıbetinin üçüncü kişiler tarafından görülebilme ve ulaşılabilme ihtimali ile bunların üzerindeki tasarruf imkânı bakımından kendi riskini ve sonuçlarını[5] üstleneceğini belirtmiştir. Bu görüşe katılmamakla birlikte Facebook gibi sosyal medya hesaplarına mirasçıların erişiminde ölen kişinin artık kişiliğinden veya kişilik haklarından söz edemesek de 3.kişilerin yazışmalarının, kişisel verilerinin ve özel hayatın gizliliği kapsamınca onların Anayasal haklarını gözetmenin gerektiğini ve buna göre mirasçıların bu hesaplara erişimlerinin haklı sebeplerle sınırlandırılması gerekmektedir. Buna ek olarak, eğer ölen kişi kanuni şartlara uygun bir ölüme bağlı tasarruf ile bu hesaplarının şifrelerini mirasçıları ile paylaşmakta ise mirasçının iradesi esas alınacağından bu hesaplara mirasçılar tarafından erişimin hukuka aykırı olmayabileceği fakat 3. Kişilere ait kişisel verilerin gizliliğinin korunmasına dikkat edilmesi gerekmektedir.

–

Türkiye’den Dijital Miras Emsal Kararı

Ülkemizde de yakın zamanlarda bu konu hakkında emsal niteliğindeki ilk karar Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesi’nden gelmiştir. Karara konu olayda, başvurucu eşi öldükten sonra Apple’dan eşine ait iCloud hesabına erişim izni istemiş ancak Apple, bu izni ancak başvurucunun, hesabın sahibinin mirasçısı olduğunu gösteren bir mahkeme kararı sonrası verebileceğini belirtmiştir. Bu bildirim üzerine ölen kişinin eşi tarafından mahkemeye başvurulmuş ancak hesabın ölen kişiye ait olduğu ve başvurucunun ölen kişinin mirasçısı olduğu yönündeki tespit talebi Denizli 4. Sulh Hukuk Mahkemesince reddedilmiştir.. Mahkeme kararında “Murise ait cep telefonunda bulunan iCloud hesabına erişilmeden cep telefonundan telefonda kayıtlı resimlere murisin mirasçıları tarafından ulaşılacağı” ifadeleriyle özel hayatın gizliliği ilkesinin ihlal edileceği savunulmuştur. Bu kararın istinafa taşınmasının ardından Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesi dijital mülkiyete dair henüz yasal bir düzenleme yapılmadığını hatırlatarak, yakın zamana kadar elektronik posta hesapları, sosyal medya hesapları gibi dijital uygulamaların maddi bir değer taşımadığı ancak günümüzde bu hesapların reklam gelirleri elde edilen maddi bir karşılığı olan hesaplar halini alabildiği ifade edilmiştir. Dairenin kararında “Sosyal medya hesaplarının ve dijital para cüzdanlarının bağlı olduğu e posta hesaplarının da artık kişisel kullanımı aşıp ticari değeri olan dijital mal varlığı kapsamına girmeye başladığı anlaşılmaktadır.” ifadeleri yer almıştır. Daire, kararında, dijital miras konusunda yasal bir boşluğun olduğu değerlendirerek, murisin e-posta hesabının, sosyal medya hesaplarının, dijital cüzdanlarının mirasçılarına intikal etmesi zaruri olan bir malvarlığı olarak terekesine dahil olduğu yönünde kanaat getirmiş ve birinci derece mahkemesinin kararını bozmuştur. Böylece dijital miras kavramı Türkiye’de ilk kez yargı kararlarında yer bulmuş oldu. [6]

Bu emsal kararla dijital varlıkların maddi ve ticari değerleri olduğu vurgulanarak, bu varlıkların anı değeri gibi özelliklerine dikkat çekilmemiştir. Antalya Bölge Adliye Mahkemesi’nin bu kararı da yazının en başında bu dijital varlıkların maddi değer taşımaları halinde külli halefiyet ilkesi gereği mirasçıya intikal edeceğini doğrular niteliktedir. Ayrıca söz konusu kararda telekomünikasyon gizliliği ve 3. Kişilerin Anayasal haklarına değinilmemiş ve konu salt miras hukuku bakımından ele alınmış olup, Almanya Federal Mahkemesinde olduğu gibi hesapların aktif kullanımı ile sosyal medya hesaplarına erişim olarak iki ayrı açıdan dijital varlıkların intikali ele alınmamıştır.

Sonuç

Dijital miras kavramı, teknoloji ve hukukun bir kesişim noktasından doğmuş bir kavram olarak uzun senelerdir tartışılmaktadır. Ölen kişinin ardında bırakacağı siber alemdeki varlıklarının ne olacağı hakkında birçok sosyal medya uygulaması ve web sitesi bu konu hakkında çeşitli yöntemler geliştirmektedir. Fakat hukuk dünyası bu konu hakkında teknoloji dünyası kadar atak davranamayarak miras hukuku bakımından bu varlıkların mirasçılara intikali gibi konuları halen açık bir şekilde düzenlememiştir. Birçok ülkede hukukçular kendi miras kanunları ve diğer mevzuatları uyarınca bir takım teorik tartışmalar da bulunuyor olsa da bu kavramın miras hukuku düzenlemelerine uyarlanmasına yönelik bir girişimin olmadığı da gözlenmektedir. Bu nedenle bu konuda emsal kararların çıkması ileride bu alanın düzenlemelere tabi tutulması açısından da büyük önem taşımaktadır. Konunun birçok farklı açıdan ele alınabileceği de iki farklı emsal karar örneğinin karşılaştırılmasında görülecektir. Bu kararlardan da görüleceği üzere ülkemiz dahi birçok ülkede bu içerikli davaların artacağı ve konunun hem teoride hem pratikte gelişeceği, bundan kaynaklı olarak da düzenleme ihtiyacının doğacağı açıktır. Lakin Antalya Bölge Adliye Mahkemesi de söz konusu kararında dijital mülkiyetin yasal bir boşluk olduğunu ve bu alanın düzenlenmeye ihtiyacı olduğunu vurgulamıştır. Dijital miras kavramının ve daha nice yeni kavramların hukukun ve teknolojinin bir kesişimi olarak hukuk literatüründe adından bahsettirmeye başlayacağı bu yeni dünya hukuk düzenine hukukçular olarak alışmamız gerekmektedir. Dijital miras kavramının dava konusu olması günümüz gereksinimlerine yönelik aksiyonları teknolojik gelişmelerle paralel şekilde yürütmenin, hızlı aksiyon alabilmenin ve regülasyonun önemini bir kere daha gözler önüne sermektedir.

–

Kaynakça

[1]BGH, 12.07.2018 – III ZR 183/17, NJW 2018, s. 3178, N. 23.

[2] Daha fazla bilgi için bkz Çiğdem İleri,“Dijital Miras” – Alman Federal Mahkemesi’nin “Facebook” Kararı Üzerine Bir İnceleme”, syf.7-9, http://tbbdergisi.barobirlik.org.tr/m2020-146-1895,Çevrimiçi, 31.12.2020

[3]Daha fazla bilgi için bkz. Çiğdem İleri,“Dijital Miras” – Alman Federal Mahkemesi’nin “Facebook” Kararı Üzerine Bir İnceleme”, syf. 8-14, http://tbbdergisi.barobirlik.org.tr/m2020-146-1895 Çevrimiçi,31.12.2020

[4]BGH, 12.07.2018 – III ZR 183/17, NJW 2018, s. 3178, N. 23.

[5]BGH, 12.07.2018 – III ZR 183/17, NJW 2018, s. 3178, N. 23.

[6]http://www.sanalbasin.com/mobil/dijital-mirasta-emsal-karar-39213943/

[zombify_post]

The post Hukukta Yeni Bir Kavram: Dijital Miras appeared first on LawTudent.

]]>
https://lawtudent.com/teknoloji/hukukta-yeni-bir-kavram-dijital-miras/feed/ 1
Yapay Zekanın Cezai Sorumluluğu https://lawtudent.com/deneme/yapay-zekanin-cezai-sorumlulugu/ https://lawtudent.com/deneme/yapay-zekanin-cezai-sorumlulugu/#respond Mon, 28 Dec 2020 07:00:00 +0000 https://lawtudent.com/?p=15520 Yapay zekaya sahip bir varlık yaptığı eylemlerden sorumlu tutulabilir mi? Yapay zekaya kişilik atfedilebilir mi?

The post Yapay Zekanın Cezai Sorumluluğu appeared first on LawTudent.

]]>
Yapay Zeka Kavramı

Bilimsel adıyla mantıksal analitik robot olarak bilinmektedir. İnsana özgü nitelikler olan akıl yürütme, fikir verme, çıkarımda bulunma, deneyimlerden öğrenme gibi yüksek zeka gerektiren faaliyetleri insan zekasının çalışma modelini örnek alarak gerçekleştirmesi olarak ifade edilebilir.

Birçok bilim insanı yapay zeka ile ilgili çeşitli tanımlamalarda bulunmuşlardır:

Tesler’e göre ‘’şu ana kadar yapılmayanlardır.’’

Slage göre ‘’insanların yaptıklarını bilgisayarlara yaptırabilme çalışmasıdır.’’

1950 yıllarında Alan Turing günümüzde çok tartışılan bir test önerdi: Turing testi. Bu testte bir hakem, bir insan ve bir makine bulunmakta. Hakem, yarışmacıları göremeyeceği bir noktadan onlara soru sorar ve bazı cevaplar alır. Bu testte hakem insan ve makineyi ayırt edemezse o makine yeterince insansı olarak kabul edilir. Alan Turing, yapay zekanın zekasının sayısal olarak ölçülemeyeceği bunun yerine davranışların değerlendirilmesi gerektiği tezini savunmuş ve bu testi önermiştir. 

Çoğu kişi tarafından yapay zeka denildiğinde akla insansı bir robot gelse de aslında bundan daha fazladır. Günümüzde kullanılan eşyalar, telefonlar, evler, arabalar, hatta şehirler yapay zeka ile donatılmış durumdadır. Bunlara bazı örnekler vermek gerekirse:

Apple Siri, Microsoft Cortana, Google Now, IBM Watson, IPsoft Amelia 

Duygusal çıkarımlarda bulunup sohbet edebilen, ajandana bakıp gideceğin yeri GPS’ten gösteren, doktorların hastalıkların teşhisi ve tanısında tavsiyede bulunabilen uygulamalardır. 

Sadece bunlarla sınırlı kalmayıp ileride davaların görülmesindeki yargılama usullerinde insanların yerine yapay zeka teknikleri ile donatılmış robotların yer alması hedeflenmektedir.

–

Uber’in Sürücüsüz Aracının Kazası 

Kaza sonucunda karşıdan karşıya geçen bir yaya hayatını kaybetmiştir. Bu kazadan önce aracın önceki test sürüşlerinde kırmızı ışıkta geçtiği gözlemlenmiştir. İçeride denetimi sağlaması amacıyla bir mühendis bulunduğu halde kaza gerçekleşmiştir. Peki olayda kimin veya kimlerin sorumluluğuna gidilecektir? Programlayıcının mı, araçta bulunan mühendisin mi yoksa yapay zekaya sahip aracın mı? Bu sorulara yanıt bulmak için öncelikle yapay zekanın hukuki statüsü ve cezai sorumluluğu hakkında öne sürülen görüşleri dikkate almak gerekmektedir. 

–

Kanji Urada

1981 yılında motosiklet fabrikasında yanında çalışan yapay zekaya sahip bir robot tarafından öldürüldü. Robot hatalı bir biçimde işçiyi kendine bir tehdit olarak algılayıp bu tehditten kurtulmak için onu bitişikte bulunan makineye doğru itti. Robot çok güçlü çalışan hidrolik kollarıyla işçiyi çalışan makineye vurdu ve daha sonrasında müdahale edecek kimse olmaksızın görevine devam etti. Peki bu cinayetten kim sorumlu tutulacak?

–

–

–

Yapay Zekanın Hukuki Statüsü Hakkında Görüşler

Yapay zekanın hukuken kişi olarak kabul edilebilmesi için bazı kriterlere sahip olması gerekir. Çevre ile etkileşimi çeşitli çok yönlü ve gelişmiş olmalıdır. İletişim sonucunda karşılaştığı bilgileri analiz edip uygun cevaplar sunmalıdır. Sosyal etkileşim içerisinde bazı kabiliyetler bakımından insana özgü asgari sosyal yeteneklere sahip olup anlayarak hareket etmelidir. Bir durum karşısında aynı davranışları vermek zorunda değildir, farklı tepkiler verebilir. İnsanlar çelişkili ve belirsiz mesajlardan anlam çıkarabilirler aynı şekilde yapay zekanın da bilgi beceri ve tecrübeye dayanarak ayırt etmesi gerekir. Bu durum farkındalıkla ilgilidir. Bir başka özellik olarak farklı durumlar karşısında benzerlik kurabilirler. Yapay zekanın bu özelliklere sahip olup olmadığı konusunda Turing testi geliştirilmiştir. 

Yapay zekanın bilinç unsuruna, toplumda yaşama kabiliyetine sahip olmasına göre kişilik atfedilebilir. 

–

Köle Statüsü Görüşü 

Bu görüşe göre yapay zekalar, insanların ürettiği eşyalardır. Locke’a göre mülkiyet anlayışı içerisinde her insan ürettiğine sahip olma hakkına sahiptir. Roma hukukundaki köle-efendi ayrımına göre köleler, efendileri tarafından yetkilendirilmeleri halinde efendilerinin nam ve hesaplarına hak iktisabında bulunabilir ve borç altına girebilirlerdi. Aksi halde 3. kişilerle yapmış oldukları işlemler sonuç doğurmama yaptırımı ile karşı karşıyadır. Hukuk dünyasında köle bir obje olarak yer almaktaydı. 

Asimov’un üç robot kuramına göre:

  • robotlar insanlara zarar vermez/eylemsiz kalarak da zarar vermez.
  • robotlar ilk kanunla çatışmadığı sürece insanlar tarafından verilen emirlere itaat etmek zorundadır. 
  • robotlar 1 ve 2. kanunla çatışmadığı sürece kendini korumak zorundadır. 

Asimov ve bazı yazarlara göre robotlar insanoğlunun kölesi statüsündedir.

–

Tüzel Kişilik Benzeri Kişilik Statüsü Görüşü

Mevcut hukuk sistemimizde tüzel kişiler, kişilik tanınmış birer öznedir. Tüzel kişiler insan olmadıkları halde kişi olarak kabul edilip ceza sorumlulukları bulunmaktadır. Burada temel olarak ifade edilen yapay zekalı varlıklara şirketler gibi resmi bir sicile kaydedildikten sonra oluşturulan maddi bir fon üzerinden destek sağlanarak tazminatların bu fon üzerinden karşılanmasıdır. 

–

Yapay İnsan Görüşü

Bu görüş ancak yapay zekanın insana özgü tüm özellikleri taşıdığı takdirde insan gibi eylemlerinin cezai sorumluluğundan bahsedilebileceği ve hukuki olarak yapay insan statüsünde olabileceği söylenmiştir. Ahlaki otorite, sosyal kapasite, beş duyudan en az 3’üne hassasiyetlik, özerk zeka ve bilinç gibi özelliklere sahip olması yapay zekalı varlığın cezalandırmanın amacını ve rehabiliteyi kavrayabildiği konusunda şüphe gerektirmez. 

–

–

–

Elektronik Kişilik Önerisi Görüşü

Avrupa parlamentosunun 2017 tarihli raporunda yapay zekalara kişilik verilmesi açısından bir dizi öneri ve tavsiyeler yayınlanmıştır. Bu rapor bağlamında yapay zekaya kişilik atfedilmesine yönelik ilk resmi belge niteliği taşır. Yapay zekalı varlıkların sui generis konumda olduğu söylenip insanın yasal statüsüne sahip olmayacağını ve ayrı bir şekilde düzenlenmesi gerektiğini belirtiyor. 

Rapora göre yapay zekalı varlığın resmi sicile kaydedilmesi ve tazminat sorumluluğunun oluşması halinde yapay zekalara özgü kurulan maddi fonlara başvurulması gerektiği önerisini ileri sürmüştür. Ayrıca yapay zekaların vermiş olduğu zararlardan dolayı kusursuz sorumluluk öngörmektedir. Sebep olunan zararın tazmini için yalnızca zarar ile yapay zekanın fiili arasında nedensellik bağının ispatı sorumluluğun doğması için yeterlidir.

–

Yapay Zekanın Cezai Sorumluluğu

–

Yapay Zekanın Kasten Araç Olarak Kullanılması

Bu ilk model yapay zekanın herhangi bir insana özgü nitelik taşımadığını kabul etmektedir. Yapay zekanın var olan yetenekleri bir suç işlemek için yetersiz kabul edilir. Bu yetenekler sınırlı ehliyetlilerdeki yeteneklere benzetilmektedir. Hukuksal olarak masum aracı kullanarak suç işlendiği takdirde onu aracı olarak kullanan kişi, dolaylı fail olarak cezai sorumluluk taşır. Peki dolaylı fail sıfatına kim sahip olacaktır? Programcı, kullanıcı veya son kullanıcı. Programcı yapay zekayı suç işlemek için yazılım tasarlayabilir. Veya kullanıcı yapay zekayı suç işlemesi amacıyla kullanabilir. Programcı veya kullanıcı belirli bir suç tanımını karşılayacak herhangi bir eylem gerçekleştirmediği için maddi unsur şartını yerine getirememişlerdir. Bu modelde gerçekleştirilen eylem sanki programcı veya kullanıcı tarafından işlenmiş gibi dikkate alınır. Sorumluluğunun hukuksal dayanağı yapay zekaya sahip varlığın masum aracı olarak bir araç şeklinde kullanımıdır. 

–

–

–

Yapay Zekanın Arkasındaki Kişilerin Taksirli Sorumluluğu

Bu modelde programcı veya kullanıcının herhangi bir suç işleme niyeti olmayıp yapay zekalı varlıkların günlük faaliyetleri sırasında suç işledikleri görülür. Suç işlemek için bir plan yapılmamış ve belirli bir suça iştirak edilmemiştir. Programcı veya kullanıcının umursamaz ruh hali içerisinde olması bu sorumluluğunun doğması için yeterlidir. Bir ihmalkârlık söz konudur. İhmalkârlık farkındalık ve bilginin ihmal edilmesidir. Sorumlu programcı ve kullanıcılar suçu öngörmüş olmalı ve yapay zeka tarafından işlenmesine engel olmalıdır. 

Bu modelden kaynaklı sorumlu tutulabilecek 2 farklı vaka vardır:

  • Programcı veya kullanıcının bir suçun işlenmesi için kastı olmayıp ihmalkâr davrandıkları için suçun işlenmesidir. 
  • Programcı veya kullanıcı yapay zekayı bilerek ve isteyerek bir suçu işlemesi için programlaması ve kullanması ancak yapay zekalı varlığın plandan saparak suçun yerine veya buna ek olarak bir başka suç işlemesidir. Müşterek faillik söz konusu olur. 

Bu vakalar sonucunda yapay zekaya sahip varlığın olası doğal sonuçlardan sorumluluk hali uygulandığında cezai sorumluluğu ne olacaktır?

Eğer yapay zeka masum aracı olarak kabul edilirse herhangi bir cezai sorumluluğu söz konusu olmayacaktır. Bu gibi durumlarda dolaylı faillik sorumluluk modeli ortaya çıkar. Fakat yapay zekaya sahip varlık sadece masum aracı olarak kabul edilmezse o halde programcı ve kullanıcının doğal sonuçlardan sorumluluk modeli yanında yapay zekaya sahip varlıkta cezai sorumluluğu üstlenir. 

–

Yapay Zekanın Doğrudan Sorumluluğu

Bu modelde yapay zekaya sahip varlık kullanıcı ve programcıya bir bağlılığı bulunmamaktadır. Belirli bir suçun isnat edilebilmesi için suçun maddi ve manevi unsurlarına sahip olması gerekmektedir. Dışsal ve içsel ögelerin varlığını bilerek hareket eden kimsenin cezai sorumluluğu gündeme gelmektedir. Eğer yapay zekaya sahip varlık bu unsurların gerekliliklerine sahipse ceza sorumluluğu onlara yükletilebilir. Söz konusu suç yapay zekalı varlığın davranışıyla oluşuyorsa eğer örneğin hidrolik kolunu aktive ederek duran bir kişiye vurması sonucunda saldırı suçunun şartını yerine getirmiş olur. 

Suçun ihmali olarak gerçekleşmesi de söz konusu olabilir. Yapay zekalı varlığın hareket etmesi gerekirken etmemesi durumunda da cezai sorumluluğa gidilebilir. 

Programcı ve kullanıcı suçtaki rolüne göre verdiğimiz 3 modelde sorumlu tutulabilir. Ceza sorumluluğu bölünemez, müşterektir. Yapay zekanın sorumluluğu programcı ve kullanıcıya ek olarak yükletilir.

–

–

–

Olası Yaptırımlar

  • Ölüm Cezası: Yapay zeka yazılımının silinmesi anlamına gelir. Silme işlemiyle yapay zekaya sahip varlığın bağımsızlığı sona erer. 
  • Hapsetme: Yapay zekalı varlığın belirli bir süre kullanılmaması durumudur. Bağımsızlığı ve özgürlüğü kısıtlanmaktadır. 
  • Kamu Hizmeti: Bu cezayla çeşitli kamu kurumlarında işçi olarak istihdamı söz konusudur. 
  • Adli Para Cezası: Yapay zekaya sahip varlık kendi parasına veya malına sahip olursa insanlara ve tüzel kişilere uygulanan para cezası ile aynı uygulanacaktır. 
  • Dijital Müsadere: Suç işlemeye neden olan öğrenmelerin yapay zekaya sahip varlıktan silinmesi işlemidir.

–

Kaynakça

[zombify_post]

The post Yapay Zekanın Cezai Sorumluluğu appeared first on LawTudent.

]]>
https://lawtudent.com/deneme/yapay-zekanin-cezai-sorumlulugu/feed/ 0
Uzay Hukuku 3: Ulusal Mevzuat Geliştirmenin Önemi ve Türkiye’nin Çalışmaları https://lawtudent.com/makale/uzay-hukuku-3-ulusal-mevzuat-gelistirmenin-onemi-ve-turkiyenin-calismalari/ https://lawtudent.com/makale/uzay-hukuku-3-ulusal-mevzuat-gelistirmenin-onemi-ve-turkiyenin-calismalari/#comments Wed, 09 Dec 2020 09:15:00 +0000 https://www.lawtudent.com/?p=14044 Uzay Hukuku serimizin son yazısıdır. Devletlerin iç hukuklarında uzay ile ilgili neden düzenleme yapmaları gerektiği açıklanmıştır. Türkiye'deki hukuki teknolojik çalışmalara değinilmiştir.

The post Uzay Hukuku 3: Ulusal Mevzuat Geliştirmenin Önemi ve Türkiye’nin Çalışmaları appeared first on LawTudent.

]]>
Gelişen teknolojiyle birlikte bir devletin uzayda var olması veya olmaması bir tercih değil siyasi varlığını ve egemenliğini devam ettirmesi için bir zorunluluktur. Bu nedenle söze ünlü jeopolitikçi Mckinder’in “Karaya hâkim olan dünyaya hâkim olur” yaklaşımının NASA uyarlamasıyla başlıyoruz: “Uzaya hâkim olan dünyaya hâkim olur.”

Önceki yazımızda Uzay’da her geçen gün ortaya çıkan yeni faaliyet alanlarından ve projelerden bahsetmiştik. Uzay hukukunda yeni düzenlemelerin ve tanımlamaların yapılması gerektiği ve pozitif düzenlemelerin işlevsel olmadığı sonucuna varmıştık. Uzay teknolojisinin ilerlemesinin uzay hukukuna etkisi meselesini uluslararası hukuk doktrini üzerinden tartışmıştık. Peki Türkiye’de uzay hukukuna ait nasıl düzenlemeler vardır?

Devletlerin uzay politikalarını yürüttükleri belli temel kavramlar vardır: Uzay güvenliği, Uzay gücü, Bilimsel-teknolojik çalışmalar, Hukuki çalışmalar gibi. Düzenlemeleri bu şekilde farklı kavramlarla incelememiz Uzay’ın multidisipliner yapısından kaynaklanmaktadır. Bu kavramlar birbirleriyle ilişkilidir hatta çoğu zaman birbirlerinin sonucudurlar.

Devletleri mevzuat oluşturmaya yönlendiren bu kavramları sırayla ele alacağız;

–

Uzay Güvenliği

Uzay güvenliği yalnızca askeri bir mesele olarak algılanmamalıdır. Uzay güvenliği hakkında çalışacak devletin temelde üç amacı olmalıdır:

  • Uzayda çalışma ortamının sürdürülmesi: Uzay hakkında durum farkındalığı yaratıp yasaların, politikaların ve doktrinlerin uygulanmasını sağlamak. Uzay ortamının işletime açık olması sağlamak
  • Uzaydaki aktörlerin çeşitleri ve uzayı nasıl kullanacakları: Üç alanda faaliyet gösterilmeli; sivil uzay programları oluşturup küresel kullanımlar geliştirmek, ticari uzay faaliyetleri yürütmek, karadaki askeri operasyonlar için uzat desteği sağlamak.
  • Uzay ile ilgili teknolojilerin durumu: Uzay sistemlerinin kullanılmaz hale getirilmesine karşı korunmalarını sağlamak. Uzaya dayalı saldırı kabiliyetleri geliştirmek.

–

Uzay Gücü

Uzay güvenliği kavramı ile beraber değerlendirilmelidir. Ancak yalnızca yörüngede bir uyduya sahip olmak veya askeri çalışmalar ile açıklanamayacak kadar derinlik içeren bir kavramdır. Kısa bir tanım olarak “Bir devletin uzayı kendi ulusal amaçları için kullanabilme yeteneği” diyebiliriz.

Belirtmeliyiz ki devletlerin birbirlerinden farklı “uzay gücü” anlayışları vardır. Bölgesel veya küresel çapta bir siyasi güce sahip olmak isteyen devletler hedefleri doğrultusunda ekonomik ve askeri olarak rakiplerinden stratejik olarak üstün konumda olmalıdır. Bu sebeple uzay gücü; uzay ticareti, uydu yetenekleri, uzay fırlatma yetenekleri ve roket teknolojisi, bilimsel uzay araştırmaları vb. alanlarda faaliyetleri içermelidir. Türkiye’nin sahip olduğu uzay gücünü bilimsel ve politik faaliyetlerini açıklarken tespit etmiş olacağız.

–

Teknolojik Çalışmalar

Önceki yazımızda gelişen teknolojiyle birlikte ihtiyaç duyulan uluslararası düzenlemelerden bahsetmiştik. Ancak teknolojik gelişmeler devletlerin kendi içlerinde kamusal düzeni sağlamaları gereken yeni alanlar da doğurur. Hizmet sektöründeki değişimler, maliyetler, özel sektörün katılımı, zararların tazmini, milli savunma gibi konular için mutlaka düzenlemeler yapılmalıdır.

Devletlerin yaptıkları uzay çalışmalarıyla ilgili örnekler vermek yerinde olacaktır: Ulaşım hizmetlerinin sağlanması, bankacılık hizmetleri, küresel ticaret ve haberleşme hizmetlerinin hepsinin temelinde artık uydular vardır. Ayrıca uzayda konumlanan istihbarat uyduları ile yabancı devletlere karşı ulusal güvenliğin sağlanmasının yanı sıra yüksek çözünürlüklü gözlem araçları sayesinde iç güvenlik de sağlanmış olur. İnternet üzerinden verilen hizmetler ile iş yükünü hafifletmek; güvenlik, istihbarat, gözlem uyduları ile hava ve yer hareketleri ile tahminler yapabilmek ve erken uyarı sistemleri ile tedbirler alabilmek yine uzay teknolojileriyle mümkündür.

Diğer yandan uzay faaliyetleri yürütmek ciddi maddi zorluklar içermektedir ve alanda uzmanlık kazanmak uzun yıllar çalışmayı gerektirmektedir. Bu sebeple devletler öncelikli olarak yatırımlarını uydu geliştirme yetenekleri kazanmaya ve alanda eğitime harcamaktadır. Bu emeğin karşılığı olarak uzay faaliyetleri yürüten devletler kendi teknolojilerini üretip uzay öncüsü ülkelere özellikle ABD’ye olan bağımlılıklarından kurtulabilirler. Bu amaçla Türkiye’de uzay faaliyetleri kapsamında haberleşme uyduları sahasında çalışmalar yapılmaktadır. 1994 yılında 1B uydusunun fırlatılmasından itibaren, Türksat 1C, Türksat 2A, Türksat 3A uyduları fırlatılmıştır. Bunlar dışında ise genellikle kamusal şirketlerin faaliyetleri görülmüştür. Göktürk 1-2-3 projeleri yürütülmüştür. Bu projelerin amaçları Türkiye’nin uzay stratejisini anlamamıza yardımcı olacaktır;

  • GÖKTÜRK-1 Programının amacı; coğrafi kısıtlama olmaksızın Dünya üzerinde herhangi bir bölgeden askeri istihbarat amaçlı yüksek çözünürlüklü görüntü elde etmek. Aynı zamanda orman alanlarının kontrolü, kaçak yapılaşmanın takibi, doğal afet sonrası en kısa sürede hasar tespiti, ürün rekolte tespiti, coğrafi harita verilerinin üretilmesi gibi pek çok sivil faaliyet alanında da görüntü ihtiyacını karşılamak.
  • GÖKTÜRK-2 Projesi kapsamında; uzay ve uydu sistemlerine yönelik teknoloji, uzman insan gücü ve alt yapı geliştirmek. Kamu kurum ve kuruluşlarının gözlem ve araştırma ihtiyaçlarının milli imkân ve kabiliyetlerle karşılamak.
  • GÖKTÜRK-3, diğer uydulara göre çok daha gelişmiş donanımda, yüksek çözünürlüklü görüntüler sunmak için üretilmesi amaçlanan uydu projesidir. Bu proje hakkında çalışma yapanlar, uzaydan bile insan yüzünü çekebilecek gelişmişlikte tasarlanmış olduğunu iddia etmektedirler. Ayrıca, GÖKTÜRK-2 uydusu Çin’den fırlatılmış, GÖKTÜRK-1 uydusu da İtalyan firma ana yükleniciliğinde, Fransız firmanın katkılarıyla yapılmıştı. GÖKTÜRK-3 kapsamında ise yerlilik oranın üst seviyeye çıkartılması amaçlanmıştır.

Türkiye için gelecek projelerden bahsedecek olursak: TÜRKSAT 5A, TÜRKSAT 5B’nin ise, 2015 ve 2017’de fırlatılacağı duyurulmuştu. Daha sonradan bu tarihler 2020 ve 2021 olarak bildirilmiştir. Ayrıca tamamen yerli ve milli imkânlarla yapılacak olan TÜRKSAT 6A’nın ise 2020’den sonra fırlatılacağı beklenmektedir. Uydularla ilgili olarak daha ayrıntılı bilgi için TUBİTAK Uzay Araştırma Enstitüsü’nün resmi internet sitesini ziyaret edebilirsiniz.

Türkiye’nin uzay çalışmaları ile ilgili uydu konsepti genel olarak bu seviyededir ve bu alanda yerli oranın yükseltilmesiyle beraber uydu verimliliğinin de artırılması amaçlanmaktadır.

–

Hukuki Çalışmalar

Türkiye’nin bu alandaki hukuki çalışmaları öncelikle uluslararası anlaşmalara katılımıdır. En yeni tarihli “Ay Anlaşması”na ülkemiz 2011 yılında katılımıyla birlikte, Türkiye, uluslararası alanda, beş uzay anlaşmasının tamamına katılmış 16 ülkeden biri konumuna gelmiştir. Uluslararası hukuk devletlerin nasıl bir şekilde iç hukuklarında düzenleme yapmaları gerektiğini söylemez, bu yükümlülüğü taraf devletler kendi iradeleriyle, ahde vefa ilkesine uygun olarak yerine getirirler. Maalesef ülkemiz anlaşmalardan doğan uluslararası yükümlülüklerini ulusal kanunlarına ve mevzuatlarına henüz tam olarak yansıtamamıştır. Ancak devletlerin hukuki çalışmalar yapmasının pek çok önemli gerekçesi vardır;

Devletler bu uluslararası sorumluluğun kendi egemenlik alanlarındaki karşılığını ve kontrol mekanizmasını oluşturmalılar.

Uzay faaliyetlerine özel sektörün gittikçe artan katılımını düzene sokmalılar: 1967 tarihli Uzay Anlaşması’nın VI. maddesi hükmünce, özel kişilerin uzaydaki faaliyetleri devletlerin izni ve devamlı takibi koşuluna bağlandığından bahsetmiştik. Velhasıl özel sektördeki bir çalışmanın; başka devlete veya bu devletin gerçek ve tüzel kişilerine uzayda, hava sahasında veya yerde verebileceği zararları tazmin etme yükümlülüğü Türkiye’ye aittir. Ciddi finansal büyüklükteki uzay aktiviteleri sırasında oluşabilecek zararların tazmini ülkemize büyük bir yük getirebileceğinden sektörün hukuki kontrolünü sağlayabiliyor olması gerekir. Uluslararası tazmin yükümlülüklerini de içeren detaylı bir sorumluluk rejimi oluşturan Sorumluluk Sözleşmesinin mutlaka ulusal düzenlemelerde karşılığın olması gerekir. Devletin uluslararası sorumluluğunu rücu edebileceği, yapılacak faaliyetleri denetleyebileceği, uzay hukuku ilkelerinin iç hukukta bağlayıcı olmasını sağlayabileceği bir sistem kurulabilir.

Tescil Sözleşmesi ile kurulan uluslararası ikili tescil sisteminin işleyişine ilişkin kapsamlı mevzuat düzenlemesi yapmalılar: Ulusal uzay hukuku düzenlemeleri, bir ülkede uzayla ilgili bir özel sektörün oluşabilmesi ve uluslararası işbirliklerinin şekillendirilmesi açısından çok önemlidir. . İç hukuk düzenlemelerinin uluslararası hukuka uygun olarak yapılması gerektiği temel prensibi ile hareket edilmelidir.

Ayrıca yazımızın başında da bahsettiğimiz gibi devletlerin “uzay gücü”ne sahip olabilmesi için belirli planları, politikaları, uzay stratejileri olması gerekir: Hukuki çalışmalarda bulunmanın bir gerekliliği de bu noktada doğmaktadır. Çünkü kanunlar, aynı zamanda, uzay hukuk politikalarının ifade edildiği ve vücut bulduğu hukuki metinlerdir. Bu bağlamda, uzay hukuku ve teknik gelişmeler ışığında belirlenmiş uzay politikaları birbirinin tamamlayıcısıdır ve ilki genel olarak ikincisinin somutlaştırılmış bir halidir.

Devletler mevzuatlarının gelişen teknoloji ışığında adaptasyonunu sağladıkları ölçüde pazarda kendilerine yer açmakta veya yerlerini sağlamlaştırmaktadır. Türk uzay sanayisine rekabetçi bir güç kazandırmak maksadıyla yeni bir hamle yapmak gerekliliği mevcuttur. Özel sektörü çekebilmek için kanuni düzenlemelerle rekabetçi bir ortam kazandırılabilir.

–

Türkiye Uzay Ajansı

Uzay ile ilgili bilimsel çalışmalarda bulunan pek çok Türk bilim insanı olmasına rağmen yeterli ulusal mevzuatımızın olmadığından bahsettik ayrıca yakın zamana kadar uzay ile ilgili bir ajansımız da bulunmamaktaydı. 13 Aralık 2018 tarih ve 23 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin Resmi Gazete’de yayınlanmasıyla Uzay Ajansı kurulmuştur .Son yıllarda teknolojideki gelişmelere bağlı olarak uzayın kullanımında ticarileşmenin ve askerileşmenin öne çıkmasından önceki yazılarımızda bahsetmiştik. Türkiye’nin bundan geri kalmaması için TUA’nın; askeri, ticari, endüstriyel, kamusal ve akademik paydaşlar arasında bir eşgüdüm mekanizması işlevine sahip olması gerekir. Türkiye Uzay Ajansı (TUA)’nın öncelikli görevleri arasında:

  • Milli Uzay Programı’nın hazırlanması ve takibi,
  • Havacılık ve uzay alanındaki orta ve uzun vadeli stratejilerin belirlenmesi,
  • Uzaya yönelik araştırma geliştirme (ArGe) projelerinin hazırlanması ve desteklenmesi.
  • Uzay ve havacılık bilimi ve teknolojilerine yönelik temel ilke ve yaklaşımları, öncelikleri, performans ölçütlerini, bunlara ulaşmak için izlenecek yöntemler ile kaynak dağılımlarını da içeren stratejik planların hazırlanması,
  • Rekabetçi bir uzay ve havacılık sanayisinin geliştirilmesi,
  • Milli menfaatler doğrultusunda bu alanın kullanımının yaygınlaştırılması ve uzaya erişimin sağlanması için gerekli çalışmaların yapılması,
  • Ülkemizin uzaya yönelik hak ve menfaatlerinin korunması ve güvence altına alınması için ulusal ve uluslararası kuruluşlarla koordinasyonun yürütülmesi,
  • Uzaya fırlatılan nesneler için Birleşmiş Milletler nezdinde tescil işlemlerinin gerçekleştirilmesi

yer almaktadır.

Belirlenen bu görevler ile Türkiye Uzay Ajansı’nın görev ve yetkilerinin uzay-uydu çalışmalarından ibaret olmayacağı ve ”Uzay Stratejileri” belirlemeye yönelik çalışmalarda da bulunacağı açıkça ifade edilmiştir. Türkiye’nin uzay gücünü geliştirmesi planlanmaktadır.

–

Sonuç ve Röportaj

Uzay hukuku serimizin sonuna geldik. Sırasıyla uzay hukukun doğuşu ile uluslararası anlaşmaların kurduğu rejimi ve teknolojik gelişmeler sonrasında bu rejimin işlevsel olup olmadığını anlattık. Son olarak kendi ülkemize dönüp baktık. Türkiye’deki düzenlemeler de uluslararası boyuttaki düzenlemelerden daha iç açıcı değil. Uzay, biz hukukçuların ilgi ve alakasını bekliyor. Çünkü sadece var olanı anlatmak ve eleştirmek bizi bir adım ileriye taşımayacak. Sorunlara çözüm getirme aşamasına geçene kadar devletlerin, uluslararası örgütlerin çalışmalarını eleştirmek çok kolay.

Peki biz olsaydık ne yapardık? Siz olsaydınız ne yapardınız? Siz devlet başkanı olsaydınız nasıl bir uzay politikası izlerdiniz? Röportajımmızda bu sorulara cevap aradık. Keyifli seyirler…

Linke tıklamayı unutmayın —>

https://www.instagram.com/tv/CIkjys_j932/?igshid=15aah07vkiy0p

–

Kaynakça

The post Uzay Hukuku 3: Ulusal Mevzuat Geliştirmenin Önemi ve Türkiye’nin Çalışmaları appeared first on LawTudent.

]]>
https://lawtudent.com/makale/uzay-hukuku-3-ulusal-mevzuat-gelistirmenin-onemi-ve-turkiyenin-calismalari/feed/ 1
Uzay Hukuku 2: Elon Musk Projeleri ve Uzayda Silahlanma https://lawtudent.com/makale/uzay-hukuku-2-elon-musk-projeleri-ve-uzayda-silahlanma/ https://lawtudent.com/makale/uzay-hukuku-2-elon-musk-projeleri-ve-uzayda-silahlanma/#comments Sun, 15 Nov 2020 07:00:01 +0000 https://www.lawtudent.com/?p=14021 Bu yazımızda uzay alanındaki güncel gelişmelere değindik. Bu gelişmelerin, halihazırda uzay rejimini düzenleyen uluslararası antlaşmaların işlevselliğini nasıl etkilediğini tartıştık.

The post Uzay Hukuku 2: Elon Musk Projeleri ve Uzayda Silahlanma appeared first on LawTudent.

]]>
Önceki yazımızda Uzay Hukuku’nun tabii olduğu rejimden, ilgili anlaşmalardan ve uzayın kullanım şartlarından bahsetmiştik. Geçen ay -maalesef gündemde kalmayı uzun süre başaramayan- bir olay tüm bu düzenlemelerin ne kadar işlevsel olduğunu sorgulatacak cinstendi: Ünlü girişimci Elon Musk’ın sahibi olduğu uzay şirketi Space-X ile ABD Ulaştırma Komutanlığı başkanı General Stephen Lyons anlaşmaya vardılar.

Bu haberi ve etkilerini irdelemeden önce Space X’ten ve projelerinden kısaca bahsedip ortam koşullarına değinelim. Çünkü şirketin sadece ABD ordusuyla yaptığı antlaşma değil, çeşitli projeleri de uzayın kullanım sınırlarıyla ilgili endişe verici olabiliyor.

Starship Roketi Projesi: Projenin amacı, uzay roketlerinin ateşlendikten sonra ana motorlarının uzay boşluğuna atılması yerine Dünya’ya getirilip tekrardan kullanmak ve roketlerin gücünü arttırıp uzay taşımacılığını başarmak. Hatta maliyetler düşürülebilirse Dünya üzerinde de taşımacılık yapılmak isteniyor.

Mars’ın Kolonileştirilmesi Fikri (Falcon Heavy Roketleri, Dragon Kapsülü): Bu fikrin ilk adımları olarak uzay turizminin yapılacağı kesinleştirildi.

–

–

Starlink Projesi: SpaceX’in düşük maliyetli internet sağlamak için geliştirdiği uydu ağı projesidir. Dünya yörüngesine 42 bin uydu yerleştirerek okyanuslar da dahil yeryüzünün en ulaşılamayacak bölgelerine, mevcut internet hızından neredeyse iki kat hızlı, kablosuz devasa bir internet ağını kurma amaçlanmıştır. SpaceX’in Starlink projesi kapsamında şu an gezegenimizin yörüngesinde 60 tane uydusu bulunmakta. Ayrıca SpaceX’in konuyla ilgili 12 bin uyduluk bir anlaşmasının bulunduğu da bilinmektedir. Dememiz o ki bu kadar uydulu bir şirketin ABD Ordusunun işine yaramayacağını düşünmek fazla iyimserlik olur.

Seçimlerden Önce Trump’ın Politikaları: Başkan’a ekonomik ve ticari konularda tavsiyede bulunacak olan ve düzenli aralıklarla bir araya gelecek olan Strateji ve Politika Forumu oluşturdu. SpaceX ve Tesla CEO’su Elon Musk da bir tür danışma kurulu işlevi görecek olan bu foruma katıldı.

Donald Trump, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi içinde bir anlaşma olarak düzenlenen Paris İklim Anlaşması’nı feshetti. Antlaşmanın amacı, taraf devletlerin karbon emisyonlarını azaltıcı politikalar geliştirmesini ve küresel ısınmanın 2 °C altında kalmasını sağlamaktı. Obama döneminde bu anlaşmayı ABD’nin de imzalaması, çevre kirliliğine neden olan rekor ülkelerden biri olduğu için, çevreci kesimi sevindirmişti. Ancak bir yıl sonra başkanlık seçimlerini kazanan Donald Trump, 2017’de Paris İklim Anlaşması’nı feshedeceğini açıkladı. Bu Trump’ın seçim kampanyası vaatlerinden biriydi. Ancak taraftarlarını sevindirirken epey tepki de çekti. Trump’ın danışmalığını yapan ve öncesinde bu görevi “Fikirlerine katıldığım için değil, itiraz ve öneride bulunabilmek için buradayım. Hedeflerim, dünyanın sürdürülebilir enerjiye geçişini hızlandırmak ve insanlığın çok gezegenli bir medeniyet haline gelmesine yardımcı olmak.” gibi sözlerle bırakmayan Elon Musk, fesih kararının ardından görevinden istifa ettiğini bildirdi.

Anlaşma hükümlerine göre, Trump’ın, Paris Anlaşması’nın yürürlüğe girmesinin üzerinden üç yıl geçeceği 4 Nisan 2019’a kadar bu mektubu göndermesi mümkün değil. Bu mektubun ardından ABD’nin anlaşmadan ayrılması için bir yıl daha beklemesi gerekecek. Bu da, yakın zamanda gerçekleşen başkanlık seçimlerinden bir gün sonrasına denk gelen 4 Kasım 2020 tarihine rastlıyor. Ancak Trump’ın geçmiş hafta olan seçimleri kaybetmesi, yeni başkan ile birlikte ABD’nin politikalarında değişiklik olacağı anlamına geliyor. Ki yeni Başkan Joe Biden’in açıklamalarına göre başkanlığı süresince ilgileneceği öncelikli konulardan biri “İklim değişikliği ile mücadele” olacak. Biden, Paris İklim Anlaşmasına geri dönmeyi planlıyor.

–

–

Elon Musk ve ABD Ordusu Arasındaki Anlaşma

Roket anlaşmasının öncesinde ordu için füze-takip uyduları üretim ihalesini SpaceX almıştı. Bunun sonucu olarak SpaceX, uzun mesafeler kat edebilen ve izlenmesi zor olan kıtalar arası balistik füzeleri tespit etmek ve izlemek amacıyla uydular üretecekti. Ardından silah, asker gibi askeri teçhizatın taşınmasını düzenleyen antlaşmayı imzaladılar. SpaceX şirketinin bu iş için üreteceği roketler saatte 7.500 mil hızla gidecek ve yörüngeye 80 metrik ton yük taşıyabilecek. Yükünü dünya üzerindeki her noktaya 1 saatten kısa zamanda taşıyabilecek. Planlanan bu hızı günümüzde kullanılan askeri kargo uçaklarıyla kıyaslarsak, SpaceX’in üreteceği roket 15 kat daha hızlı olacak ayrıca roketler şirketin “ateşlenen roketin Dünya’ya inip tekrar kullanılabilmesi” misyonuna uygun olarak üretilecek.

–

–

–

Bu Gelişmeleri Uzay Hukuku Açısından Ele Alalım

Önceki yazımızı hatırlayalım: 1. Dünya Savaşı sonrasında
başlayan füze ve roket çalışmaları, 2. Dünya Savaşı ve sonrası dönemde hız
kazanarak devam etmiş ve elde edilen neticeler doğrultusunda da uluslararası
ilişkilerde devletlerin özellikle askeri güç anlayışlarında yepyeni bir çağı
başlatmıştı. Bunu üzerine Birleşmiş Milletler Dış Uzayın Barışçıl Amaçlarla Kullanımı Komitesi kurulmuş ve Uzay’ın hukuki rejimini düzenleyecek 5 anlaşma oluşturulmuştu. Bu anlaşma maddelerini bu yazımızda “SpaceX’in projelerinden örnekler vererek uzayın kullanımı” açısından değerlendireceğiz. Önceki yazımızda bu anlaşmaları derinlemesine incelediğimizden burada ayrıntıya girmeyeceğiz;

–

Uzay Antlaşması

SpaceX ve Pentagon arasındaki anlaşmada yalnızca kargo hizmeti görüleceği yazıyor. Ancak bu konuda yazanların görüşüne göre ileride SpaceX’in uyduları veya roketleri yörüngeye silah yerleştirmek için kullanılabilir. Ancak teoride bunun olması mümkün değil çünkü Uzay Antlaşması “(…) nükleer silâhlar veya diğer her çeşit kütlesel tahrip silâhları taşıyan cisimleri dünya etrafında yörüngeye oturmaktan veya bu gibi silâhları gök cisimlerine yerleştirmekten kaçınmaya çağıran 1884 (XVIII) sayılı Kararı hatırlıyarak…” cümlesiyle başlar. Sonrasında; madde 4: “Antlaşmaya Taraf Devletler, nükleer silâhlar veya diğer çeşit kütlesel tahrip silâhları taşıyan cisimleri dünya etrafındaki bir yörüngeye oturtmamayı bu gibi silâhları gök cisimlerine yerleştirmemeyi ve bu gibi silâhları diğer her hangi bir şekilde uzaya yerleştirmemeyi taahhüt ederler.” ifadesiyle SpaceX’in ordu için üreteceği uydularda silah barındırmasının açıkça yasaklandığını görüyoruz.

SpaceX’in Starlink projesi konusunda anlaşmanın 7. ve 9. maddeleri ilgi çekicidir. çünkü projenin pek çok faydalı amacı olsa da olumsuz etkileri de olmaktadır. Uydular ilk atıldıkları andan itibaren Astronomi çalışmalarını, gözlem evlerini olumsuz etkilemektedirler. Anlaşmaya göre uzaya fırlatılan cismin veya bu cismi meydana getiren parçaların sebep oldukları zararlarda sorumluluk doğar. Ancak bu sorumluluk özel bir şirket olan SpaceX’in değil, tebası olduğu ABD’nindir. Çünkü Antlaşma; ay ve diğer gök cisimlerinde yürütülen hükümet ya da özel sektör faaliyetlerinin yürütülmesini ve sorumluluğunu taraf devletlere bırakmıştır. Ayrıca antlaşma önleyici bir hüküm olarak diğer taraf devletlerin faaliyetlerini zararlı bir şekilde engelleyeceği hususunda inandırıcı sebepler olduğu takdirde, söz konusu faaliyet veya denemeye girişmeden önce gerekli milletlerarası istişarelerde bulunulması gerektiğini belirtmiştir. ABD, uzay gözlem faaliyetlerini açıkça kötü etkileyecek bu proje dolayısıyla SpaceX adına bunu yapmalıydı. Ancak yapılmadı, ilk altmış uydu kimseyle istişare edilmeden atıldı ve on binlercesi de yolda.

Taraf devletin bu sorumluluğu diğer projeler için de geçerlidir.

Sorumluluk Antlaşması

Özellikle SpaceX’in uzayda koloni kurma fikri ve çalışmaları bu konuda ciddi soru işaretleri oluşturmuştur. Uzay seyahatleri, kolonileşme fikirleri hayata geçerse şimdiye kadar olandan farklı olarak zarar görenler sadece devletlere ait cisimler veya insanlığın elçisi statüsündeki astronotlar olmayacak; gerçek kişiler, sivil vatandaşlar da zarar görebilecek. Zararın tazmininin talep edilmesi konusunda; Sorumluluk Sözleşmesinin tarafı ancak devletler ve uluslararası kuruluşlar olduğundan, zarar görenler ancak devletler aracılığı ile tazminat talebinde bulunabilecekler. Zarar gören adına zararı talep edebilecek devletler öncelik sırasına göre, zarar görenin vatandaşı/tüzel kişisi olduğu devlet, kendi topraklarında zararın gerçekleştiği devlet ve zarar görenin ikamet ettiği devlet şeklindedir.

Ay Anlaşması

Uzay Antlaşmasının 4. ve 9. maddelerinde yer alan prensiplerin
detaylandırılması hedeflenmiştir. Böylece özellikle uzayın gayri askeri hale getirilmesi ve kullanım sırasında gök cisimlerinin kaynaklarının korunması konularını daha kapsamlı şekilde (ama daha sınırlayıcı değil) ele alan bir anlaşma metni ortaya çıkmıştır.

Önceki yazımızda da bahsettiğimiz gibi uzayın kullanımındaki özgürlük kavramı, devletlerin uzayda bölgesel egemenliği kavramının mantıksal anlamda tersidir. Bu nedenle SpaceX’in koloni projesi bu anlaşma açısından da sıkıntılıdır. Kolonileşme gerçekleşirse ve yaşam kurulursa doğal bir süreç olarak “mülkiyet hakkı” doğacaktır. Ancak özellikle Ay Antlaşmasında bunu açıkça yasaklayan hükümler vardır.

Madde 11’de Ay’ın kullanma, işgal, egemenlik ilanı veya diğer başka bir yolla ulusal edinime konu olamayacağı vurgulanmıştır. Açıkça her türlü ulusal/uluslararası teşkilat, özel/devlet kuruluşu, devletler ya da gerçek kişiler için Ay’ın yüzeyinde ve toprak altında mülkiyet kurulması yasaklanmıştır. Ayrıca yüzey ile bağlantılı yapılar, istasyonlar…vs. mülkiyet hakkı yaratmayacağı da belirtilmiştir.

Bu hükümlerdeki sömürülmeyi engelleme amacına ve tüm devletlerin menfaatini koruma iddiasına duyduğumuz şüpheden önceki yazımızda bahsetmiştik. Burada da dikkat çektiğimiz nokta şu: Geçmiş ve günümüz için her şeye rağmen bir düzenleme getirmeyi başarmış bu anlaşmaların, gelecekte gelişen teknolojiyle birlikte işlevselliğini koruyabilme ihtimali nedir?

Bu konuda madde 11’in 5. ve 7. fıkraları bize yol gösterici olabilir. Çünkü gelişen teknolojiyle Ay’ın kaynaklarının işletilebilir hale geleceği günü düşünerek taraf devletlere bazı sorumluluklar yüklemiştir. Bu devletler söz konusu işletmeyi düzenleyen, uygun usullerle uluslararası bir rejim kurmak zorundadır. Bu rejimin başlıca amaçları şöyle sıralanmıştır:

  • Ay’ın doğal kaynaklarının, düzenli ve güvenli bir şekilde geliştirilmesini sağlamak,
  • Bu kaynakların rasyonel bir şekilde idare edilmelerini sağlamak,
  • Bu kaynakların kullanım imkanlarını geliştirmek,
  • Bu kaynaklardan sağlanan faydaların, taraf devletler arasında, gelişmekte olan ülkelerin gereksinimlerine ve çıkarlarına ve Ay’ın keşfine, doğrudan doğruya veya dolaylı katkıda bulunan ülkelerin gayretlerine özel bir dikkat sarf etmek suretiyle, hakkaniyete uygun paylaştırılmasını gözetmek.

Ay Antlaşmasının bu hükümleri diğer gök cisimleri için de uygulanabilir. Bu çıkarımı hem hukukun yorumlanma ilkelerinden hem de anlaşma lafzından yapabiliyoruz. O hale Elon Musk’ın Mars’ta koloni kurma fikri ya da uzay madenciliği çalışmaları kurulması emredilen rejimin amaçlarına uygun düşmemektedir. Sadece aşırı zengin gerçek kişilerin ve gelişmiş devletlerin tekelinde kalan bu imkanların “hakkaniyete uygun paylaştırılması” planlanıyor gibi durmuyor.

–

–

Uzayda Silahlanma Konusuna Son Bir Bakış

2. Dünya savaşından sonra uluslararası sistemde uzay faaliyetlerini denetleyen bir kurumun bulunmaması uzay çalışmalarının takibinin nasıl yapılacağı hususunda belirsizlik yaratmıştı. Uzayın yönetiminin nasıl yapılacağı konusundaki belirsizlik, devletler arasında bir güvenlik sorununa yol açmış ve devletleri uzayda silahlanma arayışına itmişti. Füzelerin ulaşılabilirlik mesafelerinin sürekli geliştirilmesi, uyduların yörüngeye yerleştirilebilmesi hususunda onları uygun hale getirdi. Uydular, bilhassa kapalı toplumların iç bölgelerinde kurulu silahların yarattığı tehditlerin ayırt edilebilmesi için kullanıldılar. Nükleer silahların yıkıcı gücü ve uzun menzilli füzelerin etki alanı, uzay araçları ve uzay çalışmalarıyla ilgili genel tutumlar olası bir savaşa hazırlık havasındaydı.

Bu nedenle anlata geldiğimiz tüm düzenlemeler bu silahlanma yarışının ve yeni savaşların önüne geçebilme amacı gütmelidir. On yıllar sonra tekrar başa dönerek uzay araçlarının silah taşımak için kullanılacak olması gerçekten hayal kırıklığıdır.

–

–

Sonuç ve Röportaj

Amacımız gelişen teknolojiyle birlikte Uzay hukukunu oluşturan anlaşmaların işlevselliğini sorgulamaktı. Kabul etmeliyiz ki bu antlaşmalar uluslararası hukuku özelleştirerek devletlerin kendi egemenlikleri altındaki gerçek/tüzel kişilerin tamamının uzaydaki aktivitelerinden uluslararası şekilde sorumlu tutulabilmesini teoride mümkün kılmaktadır. Güncel ve ses getirecek haberler verebilmek için yazımızda özellikle bir şirket üzerinden örnek vererek ilerledik. Ama maalesef teoride güncel ve ses getirecek olması gereken bu haberler hiç duyulmadı. Uzay antlaşmalarını bu kadar işlevsizleştiren belki de bu ilgisizliktir. Sonraki “Uzay Hukuku 3” yazımızda özellikle Türkiye’nin bu konudaki ilgisinden bahsedecek biraz öz eleştiri yapacağız. İlgilileri için Türkiye’de Uzay Hukuku konusunda nasıl çalışmalar yapabileceğinden bahsedeceğiz.

Yazımız devletler arasındaki bu ilgisizliğin toplumumuzda hangi derecede olduğu konusunda yorum yapabileceğiniz röportajımız ile son buluyor.

Linke tıklamayı unutmayın. Keyifli seyirler…

https://www.instagram.com/tv/CHmtCFmjC-B/?igshid=1n8gnaku21jqi

–

–

Kaynakça

  • https://www.somagnews.com/the-rocket-that-scares-the-us-army-and-elon-musk/
  • ERDEM, Tolga. ULUSLARARASI İLİŞKİLERDE YENİ PERSPEKTİF: ASTROPOLİTİĞE GİRİŞ. Trakya University Journal of Social Science, 2018, 20.1.
  • https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc050/kanuntbmmc050/kanuntbmmc05000902.pdf
  • https://hukukbook.com/devletlerin-ayda-ve-diger-gok-cisimlerindeki-faaliyetlerini-duzenleyen-anlasma/
  • SOYSAL, Medeni; DOĞAN, Gülmelahat; KUZU, Lokman. Uzay Faaliyetlerine İlişkin Uluslararası Hukukun Kaynakları ve Birleşmiş Milletlerin Rolü. Çankaya Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2018, 3.2: 101-133.

The post Uzay Hukuku 2: Elon Musk Projeleri ve Uzayda Silahlanma appeared first on LawTudent.

]]>
https://lawtudent.com/makale/uzay-hukuku-2-elon-musk-projeleri-ve-uzayda-silahlanma/feed/ 1
Uzay Hukuku 1: Doğuşu, Anlaşmalar ve Hukuki Rejiminin Belirlenmesi https://lawtudent.com/makale/uzay-hukuku-1-dogusu-anlasmalar-ve-hukuki-rejiminin-belirlenmesi/ https://lawtudent.com/makale/uzay-hukuku-1-dogusu-anlasmalar-ve-hukuki-rejiminin-belirlenmesi/#respond Tue, 27 Oct 2020 06:00:00 +0000 https://www.lawtudent.com/?p=14118 Uzay hukuku alanı nasıl doğmuştur? Devletlerin uzay üzerindeki hakları ve sorumlulukları nelerdir?

The post Uzay Hukuku 1: Doğuşu, Anlaşmalar ve Hukuki Rejiminin Belirlenmesi appeared first on LawTudent.

]]>
Giriş

Hepimiz biliyoruz ki teknoloji geliştikçe insanlık yeni şeyler keşfetmeye devam ediyor. Ancak her yeni keşif ile ilgili hukuki düzenlemeler yapmıyoruz. Peki o sınırı nasıl belirliyoruz, ne zaman hukuki düzenlemeler yapmamız gerektiğini anlıyoruz?

İnsanoğlu; denizleri/okyanusları sadece kıyılardan dürbünleriyle gözlemleseydi ve hiçbir zaman ayakları dibinde dolanan balıkları yakalamasaydı, gemiler icat edip uzaklara mallarını satmaya gitmeseydi, kumları kazıp petrol çıkarabildiğini fark etmeseydi, muhtemelen hiçbir zaman “Deniz Hukuku” gibi bir alan olmayacaktı. Velhasıl, insanoğlu canına ve cebine zarar veya yarar gelme ihtimali olan konularda hukuki düzenlemeler yapar. Bu nedenle bilim insanlarının uzayı yüzyıllardır gözlemlemesine rağmen hukuki düzenlemeler getirme konusu 1957’de Sovyetler Birliği’nin ilk uyduyu yörüngeye yerleştirip Dünya ile iletişim kurmasıyla birlikte tartışılmaya başlanmıştır.

–

Uzay Hukukunun Doğuşu

20. yüzyılda, iki dünya savaşının ardından birçok ülke kendini toparlamaya çalışırken dünyada özellikle iki güç sivriliyordu. ABD ve Sovyetler Birliği, tarihin adına “Soğuk Savaş” dediği bilimsel-teknolojik rekabet içerisinde dünyayı iki kutba ayırıyorlardı. Maalesef, bilimsel çalışmalar barışçıl değil; aksine askeri gücü ve istihbaratı geliştirme amaçlı yapılıyordu. Daha güçlü roketler, füzeler, bombalar, “kapalı ülkeler”i gökyüzünden gözlemleyebilecek uydular icat ediliyordu. Bu uzay yarışını kimin kazanacağı belli değildi. Hem gelişmiş hem gelişmekte olan ülkeler, uzay üzerinde gelecekte sahip olabilecekleri muhtemel haklarını kaybetme endişesi duyuyorlardı. Kazanan devlet uzayın tümünü sömürme hakkı mı elde edecekti?

1957 yılında, ilk insan yapımı uydu olan Sputnik-1’in yörüngeye yerleştirilmesi ve Dünya ile iletişim kurmasıyla birlikte endişeler iyice arttı. Herkesin eşit haklara sahip olacağı düzenlemelerle ülkeler kendilerini garantiye almak istediler. BM Genel Kurul kararı ile; Birleşmiş Milletler Uzayın Barışçı Amaçlarla Kullanımı Komitesi (COPUOS) kuruldu. Böylelikle “Uzay Hukuku” diyebileceğimiz bir alan doğmuş oldu.

–

Uzay hukuku bugünkü haliyle temel olarak iki bölümde ele alınabilir:

  1. Literatürde temel uzay hukuku olarak adlandırılan, uzaya dair temel prensipleri ve hukuki rejimi içeren bölümdür. Bu bölümdeki düzenlemelere örnek olarak, devletlerin genel hak ve yükümlülüklerini belirleyen anlaşmalar ile uzayın, uzay araçlarının, astronotların hukuki statüsü verilebilir. Uzay konusunda yetkilendirilmiş COPUOS gibi uluslararası organizasyonların düzenleme yapma biçimleri de bu bölümde yer alır.
  2. Özelleşmiş uzay hukuku diyebileceğimiz ve uzay uygulamaları, insanlı uzay faaliyetleri, askeri kullanım, taşımacılık, ticaret, teknoloji transferi gibi konularda düzenlemelerin yer aldığı kısımdır. Uzay hukukunun temel prensipleri ile çatışmadan, özel uygulama alanlarındaki hukuki rejimi tanımlamaktadır.

COPUOS’ tan ve yaptığı çalışmalardan bahsedeceğimiz bu yazımızda “Temel Uzay Hukuku”nu mercek altına almış oluyoruz.

–

Uzayın Barışçıl Amaçlarla Kullanımı Komitesi

Komite, üç temel eksende insanlığa hizmet etmeyi amaçlar: Barış, Emniyet ve Kalkınma. Bu amaçları gerçekleştirmek için komitenin bazı görevleri vardır: Uzayın barışçıl amaçlarla kullanımı için uluslararası işbirliğini geliştirmek, Birleşmiş Milletler tarafından ele alınabilecek uzayla ilişkili faaliyetleri belirleyip uzay araştırmalarını teşvik etmek, uzayın kullanımı ve keşfi sırasında ortaya çıkabilecek teknik ve hukuki problemlerle ilgilenmek. Bu sorumluluklarını yerine getirebilmesi için komite iki alt komite tarafından desteklenir;

  1. Bilimsel ve Teknik Alt Komitesi (STSC): Uzay teknolojisi ve araştırmaları alanındaki uluslararası işbirliğinin odak noktasıdır.
  2. Hukuk Alt Komitesi (LSC): Uzay faaliyetlerindeki hızlı teknolojik gelişmelere uyum gösterebilecek yasal bir çerçevenin geliştirilmesini sağlamak için çalışır.

Komite; düzenlediği uluslararası anlaşmalar, yayımladığı prensip ve ilkeler ile uzay faaliyetlerine ilişkin temel hukuki uygulama ve rejimi belirler. Devletler de kendi ulusal uzay kanunları ve uzay faaliyetleri hakkında komiteyi bilgilendirmekle yükümlüdür. Bu süreç temel uluslararası ilkeler çerçevesinde geliştiği için Uzay hukuku, uluslararası hukukun bir alt dalıdır. Yani Uzay Hukuku kuralları özel düzenleme niteliğinde olup öncelikle uygulama alanı bulacaktır. Ancak Uluslararası Hukukun genel ilkeleri uzay faaliyetleri konusunda da geçerlidir ve çerçeveyi çizer.

–

Komitenin Düzenlediği Uluslararası Anlaşmalar

Uzay hukuku ve rejimini anlamak için bu anlaşmaları yorumlamak çok önemlidir. Beş adet anlaşmayı, yorum yapabilmek için önemli gördüğümüz maddeleriyle birlikte inceleyeceğiz. Maddelerin tam halini değil, yorumlanmış ve basitleşmiş hallerini paylaşacağız. Tam metinleri kaynakça kısmında bulabilirsiniz.

–

1-Uzay Anlaşması

10 Ekim 1967 tarihli “Dış Uzay Antlaşması (The Outer Space Treaty)” olarak da bilinen “Ay ve Diğer Gök Cisimleri Dâhil, Uzayın Keşif ve Kullanılmasında Devletlerin Faaliyetlerini Yöneten İlkeler Hakkında Antlaşma”

Uzay hukuku alanında düzenlenen ilk anlaşma olarak dönemin gergin ortamında çok belirgin bir amaç ile doğuyor: Barış.

  • Giriş kısmı: Uluslararası Hukukun ve Birleşmiş Milletler Antlaşmasının devletlerin sadece dünya üzerindeki ilişkilerine değil, uzay ve gök cisimleri üzerindeki ilişkilerine de uygulanacağını kabul eder.
  • mad1: Uzay faaliyetlerinin bütün ülkelerin hayır ve menfaatine yürütülmesi gerekir ve uzay bütün insanlığa tahsis olunmuştur.
  • mad2: Ay ve diğer gök cisimleri dâhil uzay; egemenlik unvanı kullanma, işgal veya diğer her herhangi bir suretle devletlerin milli iktisabına konu olamaz.
  • mad4: Anlaşmaya taraf devletler, nükleer silâhlar veya diğer çeşit kütlesel tahrip silâhları taşıyan cisimleri dünya etrafındaki bir yörüngeye oturtmamayı bu gibi silâhları gök cisimlerine yerleştirmemeyi vs. taahhüt ederler. Ayrıca askeri amaçla gök cisimlerinde üsler kurulamaz.
  • mad9: Bir taraf devletin, kendisinin veya bünyesindeki özel bir kuruluşun, yürüttüğü faaliyet veya denemenin,  diğer Taraf Devletlerin faaliyetlerini zararlı bir şekilde engelleyeceği hususunda inandırıcı sebepler varsa, söz konusu faaliyet veya denemeye girişmeden önce devletin gerekli milletlerarası istişarelerde bulunma zorunluluğu vardır.

Uzay anlaşmasındaki en önemli sonuç; uzay yarışında öne geçecek devletin, bir gök cismi üzerinde egemenlik hakkı iddia etmesinin önüne geçilmesi olmuştur. Anlaşmada konulan kurallardan bazıları o denli geniş kabul görmüş ve benimsenmiştir ki (örneğin, uzayın milli iktisaba konu olmaması) literatürde yaygın olarak uluslararası teamül kuralı rolüne sahip olduğu kabul edilmektedir. Hatta bu prensibi uluslararası hukukta “jus cogens” kabul edenler olmuştur.

–

2-Kurtarma Anlaşması

1968 tarihli tam adı “Astronotların Kurtarılması, Astronotların ve Uzaya Fırlatılmış Olan Cisimlerin Geri Verilmeleri Hakkında Anlaşma” çok açık bir motto ile doğuyor: Astronotları koruyun!

Bu anlaşma, Soğuk Savaş dönemi devletlerarası güvensizlik ve rekabet ortamında -doğası gereği- tehlikeli olan uzay görevleri sırasında meydana gelebilecek kaza, acil durum ve zorunlu/acil iniş durumlarında, bilgilendirme, kurtarma ve geri verme sorumluluğunu hukuki olarak garanti altına alınmıştır.

Ancak Astronotlar tarafından, bilinçli olarak gerçekleştirilen inişler bu anlaşma
kapsamına girmemektedir.

Ayrıca bu anlaşma sonraki anlaşmaları da etkileyecek bir değişiklik yapmıştır. “Taraf devlet” kavramı yerine “Anlaşma tarafı” kavramını kullanarak Birleşmiş Milletlerin uzay hukuku ile ilgili anlaşmalarına devletlerin yanı sıra uluslararası kuruluşların taraf olabileceğini ifade etmiştir. Sonrasında imzalanan tüm uzay anlaşmalarında bu benimsenmiştir.

–

3-Sorumluluk Sözleşmesi

1972 tarihli “Uzay Cisimlerinin Verdiği Zararlardan Dolayı Uluslararası Sorumluluk Hakkında Sözleşme ” Uzay Hukuku alanında, özel hukuk benzeri düzenleme ve kavramlara yer verilen ilk ve tek uluslararası anlaşmadır.

Uzay Antlaşmasına göre daha özel düzenlemeler içermektedir ve uzay faaliyetlerinden doğan zararlarla ilgili tazmin yükümlülüğü için hukuki bir çerçeve çizer. Uzay faaliyetleri nedeniyle yeryüzünde ve hava sahasında meydana gelen zararlar için fırlatan devleti mutlak sorumlu kabul eder. Diğer bir deyişle fırlatan devletin objektif sorumluluğu vardır ve zarar gören devlet, fırlatan devletin kusurunu ispat etmek zorunda olmadığı gibi, zarar veren devlet zararın doğmasında kusuru bulunmadığını iddia edemeyecektir.

Zararın, fırlatan devletin, uluslararası hukuka uygun olmayan bir faaliyetinden ileri geldiği durumlar hariç; mutlak sorumluluktan kurtulmak için yalnızca zararın, tazminat talebinde bulunan devletin veya temsil ettiği gerçek
veya tüzel kişilerin ağır ihmali veya kasıtlı olarak eksik gerçekleştirilmiş
eylemler sonucu meydana geldiğinin ispatlanması gerekmektedir. Ancak,
bu ispatlansa bile, eğer fırlatan devletin uluslararası yükümlülüklerini yerine
getirmemesinin zarara yol açtığı sabitse bu durumda sorumluluktan kurtulmak söz konusu olmayacaktır.

Fırlatan devletin bir uzay aracına, başka bir fırlatan devletin uzay aracı zarar
verdiğinde kural olarak kusur sorumluluğu geçerlidir. Karşılıklı zarar verme ihtimali olduğundan objektif sorumluluk rejiminden uzaklaşılmıştır.

Bir fırlatan devlerin uzay cismine, içinde bulunan insanlara ve mallara, bir başka devletin uzay cismi tarafından verilen zararlarda; bu zarar nedeniyle bir üçüncü devletin ya da üçüncü devletin gerçek ve tüzel kişilerinin zarar görmesi halinde, ilk iki devlet üçüncü devlete karşı müteselsilen sorumlu olacaktır. İki devletin kusurları oranına bakılıp tazmin istenebilir. Ya da zararın tamamını karşılayan devlet, ikinci devlete kusuru oranında rücu edebilir.

Bu anlaşmadan da anlaşıldığı üzere Uzay hukuku tamamen sıfırdan yazılmış bir alan değildir. Borçlar hukukundan tanıdık olduğumuz sorumluluk rejimlerinin temel ilkeleri uzayda da geçerlidir. 

–

4-Tescil Sözleşmesi

1975 tarihli “Uzaya Fırlatılan Araçların Tescilleri Hakkında Sözleşme”  Uzay Antlaşmasına göre özel ve tamamlayıcı bir sözleşme niteliğindedir. Uzay araçlarının tescili konusunu detaylı şekilde düzenlemektedir.

Hukukun diğer alanlarında nasılsa uzayda da tescilin amacı “aidiyetlik” ilişkisini kurmaktır. Uzay cismi ile sorumlu devlet arasındaki bağın kurulmasını sağlamaktır. Çünkü uzayda yaşanan her şey, kurulan ilişkiler , zararlar “uzay cisimleri” vasıtasıyla gerçekleşir. Cismin tescili hukuki sorunların çözülmesinde karışıklığı ortadan kaldıracak bir çözümdür.

İç (ulusal) tescil ve dış (uluslararası) tescil olmak üzere iki farklı sistem öngörülmüştür. Ulusal tescil sisteminin, sadece varlığı zorunlu tutulmuş,
uzay cisimlerine dair girilecek bilgilerin detayları ulusal otoritelerin inisiyatifine bırakılmıştır. Uluslararası tescil ile ilgili ise, yöntem ve şekli zorunluluk,
Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği ile uzay cismine dair beş temel bilgiyi
en kısa zamanda paylaşmak olarak belirlenmiştir.

–

5-Ay Anlaşması

1979 tarihli “Ay ve Diğer Gök Cisimleri Üzerinde Devletlerin Faaliyetlerini Düzenleyen Anlaşma” Uzay Antlaşmasının 4. ve 9. maddelerinde yer alan prensiplerin detaylandırılması hedeflenmiştir. Böylece özellikle uzayın gayri askeri hale getirilmesi ve kullanım sırasında gök cisimlerinin kaynaklarının korunması konularını daha kapsamlı şekilde (ama daha sınırlayıcı değil) ele alan bir anlaşma metni ortaya çıkmıştır. Anlaşmada özellikle dikkat çekilen nokta: Devletlerin herhangi bir ayrıma tabi olmadan; eşitlik temelinde ve uluslararası hukukla uyum halinde, bilimsel araştırmalar yapma özgürlüğüdür.

  • Taraf devletlerden gök cisilerinde/ayda çalışma yaparken her zaman işbirliği yapmaları istenir.
  • Ay ve gökcisimleri ile bunların doğal kaynakları tüm insanlığın ortak mirası kabul edilir. Bu nedenle gök cisimlerinin ne yüzeyde ve yeraltındaki kısımları ne de doğal kaynakları milli ya da kişisel edinime konu olamaz.

Uzayın kullanımındaki özgürlük kavramı, devletlerin uzayda bölgesel egemenliği kavramının mantıksal anlamda tersidir. Yani hiçbir devlet uzay ve uzay kaynakları üzerinde sahiplik veya egemenlik iddia edemiyorsa, o zaman her devlet
herhangi bir izne tabi olmadan keşif ve kullanım aktiviteleri gerçekleştirebilir. Ancak “kullanım serbestliği” kavramı detaylı bir şekilde tanımlanmamıştır. Hukuki bir boşluk, suiistimale açık bir alan söz konusudur.

Uzay sonsuz bir kaynak olsa da Dünya yörüngesinde yapılan faaliyetler teknik sebepler dolayısıyla sınırlıdır. Bu nedenle uzayın kullanımı da mutlaka sınırlandırılmalıdır. Aksi halde BM’nin uzayla ilgili düzenleme yapmasındaki amacı konusunda soru işaretleri doğacaktır: Amaç barışçıl bir ortam sağlayıp herkese eşit haklar sunmaktan ziyade halihazırda güçlü olan belli başlı devletlerin erken davranıp uzayı sömürmesini yasallaştırmak olabilir mi? BM gerçekten tarafsız mı? Asıl önceliği dünya barışı mı yoksa bazı ülkelerin çıkarlarını korumak mı?…gibi.

–

Astropolitika

Teknolojik gelişmelerden yalnızca hukuk etkilenmez. Yeni keşiflerle insanların hayatı, coğrafyayı, dünyayı anlamlandırma şekli değişir. Dünya siyasetine eklenen yeni aktörler veya objeler, yeni ortamların, coğrafi tanımların üretilmesine neden olur. Buna bağlı olarak da yeni güç anlayışları doğar.

Jeopolitik güç kavramı -doğal zenginliklere, boğazlara, kanallara hakim olma- devletlerin uzayda gittikçe artan hakimiyetlerini ifade etmek için yetersiz kalmaktadır. Uzayın kendisine has belirgin ve tanımlanabilir bir coğrafyası bulunmaktadır ve bu bağlamda mevcut jeopolitik kavramının, uzay modeli ile ilişkilendirilmesi ve genişletilmesi gerekmektedir. İşte bu noktada “astropolitik”
olarak tanımlanan bir yapı geliştirilmiştir. Jeopolitiğin askeri, silahlara dayanan sıcak ve sert gücü yerine; Astropolitiğin istenileni dolaylı yoldan elde edecek yumuşak gücü vardır.

Ancak bu yumuşak güç de “dolaylı” olarak askeridir. Bu nokta bizi ikinci yazımıza yönlendirecek bir kapı aralamaktadır. “Uzay Hukuku 2” yazımızda uzay teknolojileri ve politikanın harmanlandığı “astropolitika” kapsamında uzayda silahlanmanın şartlarından bahsederken güncel bir olaya dikkat çekeceğiz. Son yılların popüler ismi Elon Musk konuğumuz olacak.

(devam edecek)

–

Kaynakça:

  • ERDEM, Tolga. ULUSLARARASI İLİŞKİLERDE YENİ PERSPEKTİF: ASTROPOLİTİĞE GİRİŞ. Trakya University Journal of Social Science, 2018, 20.1.
  • https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc050/kanuntbmmc050/kanuntbmmc05000902.pdf
  • https://hukukbook.com/devletlerin-ayda-ve-diger-gok-cisimlerindeki-faaliyetlerini-duzenleyen-anlasma/
  • SOYSAL, Medeni; DOĞAN, Gülmelahat; KUZU, Lokman. Uzay Faaliyetlerine İlişkin Uluslararası Hukukun Kaynakları ve Birleşmiş Milletlerin Rolü. Çankaya Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2018, 3.2: 101-133.

[zombify_post]

The post Uzay Hukuku 1: Doğuşu, Anlaşmalar ve Hukuki Rejiminin Belirlenmesi appeared first on LawTudent.

]]>
https://lawtudent.com/makale/uzay-hukuku-1-dogusu-anlasmalar-ve-hukuki-rejiminin-belirlenmesi/feed/ 0
Çerezler (Cookies) ve GDPR İhlali: Oracle ve Salesforce Grup Davası https://lawtudent.com/teknoloji/cerezler-cookies-ve-gdpr-ihlali-oracle-ve-salesforce-grup-davasi/ https://lawtudent.com/teknoloji/cerezler-cookies-ve-gdpr-ihlali-oracle-ve-salesforce-grup-davasi/#respond Thu, 10 Sep 2020 07:00:00 +0000 https://www.lawtudent.com/?p=13007 Çerezler (cookies); web sitesi ziyaretleri arasında verilerinizi depolayarak yapacağınız sonraki ziyaretler için size özelleştirilmiş bir deneyim sunmayı amaçlayan bir teknolojidir.

The post Çerezler (Cookies) ve GDPR İhlali: Oracle ve Salesforce Grup Davası appeared first on LawTudent.

]]>
I. Giriş

Çerezler (“Cookies”); web sitesi ziyaretleri arasında verilerinizi depolayarak yapacağınız sonraki ziyaretler için size özelleştirilmiş bir deneyim sunmayı amaçlayan bir teknolojidir. Bir nevi web sitelerin hafızasıdır. Çerezler;

  • Online alışveriş web sitelerinde sepetinizde neler kaldığını hatırlamada;
  • Kullanıcı adınızı ve parolanızı hatırlamada;
  • Web sitesi trafiğini analiz etmede;
  • Kullanıcının tarayıcı davranışlarını izlemede;
  • Özelleştirilmiş reklam sunmada kullanılırlar.

Çerez türleri; Session cookies (geçici çerez/oturum çerezi), Persistent cookies (kalıcı çerez), Third-party cookies (üçüncü taraf çerezleri), First-party cookies (birinci taraf çerezleri)’dir. Session cookies; tarayıcının oturumu kapadıktan sonra sona eren/vadesi dolan çerez türü olup kullanıcı tarayıcıyı kapattıktan sonra bilgiler serverdan silinir. Web sitesi kullanımı sırasında sitenin kullanıcının hareketlerini hatırlar.[1] Örnek olarak alışveriş sitelerindeki sepet listesini söyleyebiliriz. Sepete bir ürün ekleyip sayfalar arası geçiş (çeşitli ürünleri incelerken vb.) yaptığınızda seçtiğiniz ürünün hala sepette olduğunu görürsünüz fakat siteyi kapatıp açtığınızda sepetiniz boş görünecektir, bunu sağlayan session cookies’tir[2] ve persistent cookie’ye göre gizliliğe daha az müdahale eder. Persistent cookies; web sitelerini gezerken, sitelerin (web server) tarayıcılar aracılığıyla hard diskinize bıraktığı küçük bilgilerdir[3]. Kullanıcının cihazında kullanımları arasınca depolanırlar. Kullanıcıların tercihleri ve seçimlerini hatırlar örnek olarak parolamı hatırla seçeneğini seçtiğimizde siteden çıkış yapsak da sitenin bizi tekrar girdiğimizde hatırlamasıdır. Kalıcı çerezler, geçerlilik tarihi sona erene kadar veya kullanıcı çerezleri silene kadar bilgisayarda dururlar. Geçerlilik tarihi ise server tarafından belirlenir. Tabi ki kalıcı çerezleri manuel olarak ya da tarayıcı ayarlarını belirli aralıkta çerezleri silecek şekilde ayarlayarak silebiliriz. Üçüncü taraf çerezleri; kullanıcının ziyaret ettiği alan dışındaki bir alan tarafından ayarlanır. Bu genellikle web sitesi resimler, sosyal medya eklentileri (Twitter, Facebook) veya reklamlar gibi diğer sitelerden öğeler içerdiğinde ortaya çıkar. Çok çeşitli olabilir ve istatistiksel, kullanım verileri toplayabilir, kullanıcı zevklerini toplayabilir vb. Ayrıca, istatistiksel amaçlar için ziyaretçiler hakkında her türlü bilgiyi toplayan Google Analytics gibi analitik hizmetler, Google Adsense vb. de 3. taraf çerezlerine örnek gösterilebilir. Son olarak birinci taraf çerezleri ise, doğrudan kullanıcının ziyaret ettiği web sitesi, yani tarayıcının adres çubuğunda görüntülenen URL tarafından ayarlanır.[4]

–

II. Çerezlerin Kişisel Veri Niteliği ve Açık Rıza Unsurlarının Değerlendirilmesi

Çerez kullanımının hayatımıza kattığı kolaylıklar olduğu gibi verilerimize ulaşım ve takip konusunda çeşitli ihlallere de yol açabilmektedir. Çerezler, aslında bir harf ve rakam kombinasyonudurlar. Bu açıdan bakıldığında bir kişisel veri niteliği yokmuş gibi görünse de girdiğimiz web sitelerinde çerezlerin kullanımını kabul ettiğimizde aslında birçok özel ve genel nitelikli kişisel verimizi paylaşmış oluruz. Bu verilerin birleştirilmesi sayesinde ilgili kişi belirlenebilir hale gelir. Bu veriler; sağlık verilerimizden tutun da cinsiyetimize, ilişki durumumuzdan cinsel yönelimimize, yaşımıza ve konumumuza ilişkin olabilecektir.

Burada bir önemli nokta ise çerez kullanımı sırasında rızanın unsurlarına uygun alınmasıdır. Bunu değerlendirebilmek için de açık rızanın unsurlarını incelememiz gereklidir. Açık rızanın unsurları açık ve belirli bir konu/amaç hakkında, bilgilendirilmeye ve özgür iradeye dayalı olmasıdır. İşlenilen veriler bu unsurlara dayanmalıdır. Bilgilendirme yapılırken işlenecek verinin türü, ne amaçla işleneceği, verinin aktarılıp aktarılmayacağı ya da ne süreyle işleneceği belirtilmeli, bilgilendirmenin spesifik ve açık olması gerekir. Ayrıca rızanın “örtülü rıza” olmaması, aktif bir şekilde ve verilecek hizmetin bir koşulu olmaması halinde özgür iradeye ve bilgilendirmeye dayalı olduğu kabul edilir.[5]

2002/58/EC sayılı E-Mahremiyet Direktifi (ePrivacy Directive)[6] 5.maddesi 3. fıkrasında belirtildiği üzere elektronik haberleşme networklerinde (çerezler gibi) bilgi depolama veya terminal ekipmanda[7]depolanan bilgiye ulaşım kazanılması kullanıcı (user) ve abonelere (subscriber) açık ve kapsamlı bilgilendirme sağlanması şartıyla mümkündür. Bilgilendirmede kullanmayı düşünülen çerezlerin ne olduğu ve bu çerezlerin hangi amaçla kullanılmak istendiği belirtilmelidir.[8] Ayrıca bu bilgilendirmelerin ve reddetme haklarını sunma yöntemleri olabildiğince kullanıcı dostu ve herkesin anlayabileceği şekilde ifade edilmelidir. Mahremiyet ve Elektronik  Haberleşme Tüzüğü (PECR)[9] veya E-Mahremiyet Direktifinde (ePrivacy Directive) rıza kavramı tanımlanmamış olup Genel Veri Koruma Tüzüğü (GDPR)’ın 4.maddesi 11.fıkrasında belirtilen rıza tanımı uygulanmaktadır: 

 

“Veri sahibinin “rızası”, veri sahibinin isteklerinin, bir beyanla veya açık bir olumlu eylemle, ilgili kişisel verilerin işlenmesine ilişkin mutabakatı ifade eden, serbestçe verilen, belirli, bilgilendirilmiş ve açık bir şekilde belirtilmesi anlamına gelir. “

–

Kullanıcı, açık ve olumlu bir hareketle hayati olmayan çerezler hakkında rıza vermelidir. Ayrıca web sitesini kullanmaya devam etmek geçerli bir rızanın varlığını göstermeyecektir. Yukarıda daha detaylı bahsettiğimiz gibi kullanıcıyı sitede kullanılan çerezler ve ne yaptıkları hakkında açık bir şekilde rıza vermeden önce aydınlatılmalı ve eğer 3. taraf çerezleri kullanılıyorsa 3. tarafın kim olduğunu açık ve spesifik olarak belirtilmeli ve 3. tarafın bu bilgilerle ne yapacağını açıklanmalıdır. Önceden ‘tiklenmiş’ kutucuklar ya da çerez kullanımı ‘açık’ olarak duran kutucuklar kullanılamayacaktır. GDPR 32. beyanında da susma ve hareketsiz kalmanın rıza göstermek olmadığını belirtir ve önceden ‘tiklenmiş’ kutucukları yasaklar.[10] Ayrıca rızanın sağlanmasında gerekli olmayan çerezler üzerinde kullanıcıya kontrol verme ve kullanıcı çerez kullanımına rıza göstermese de web sitesine ulaşabilmeye devam etmesine izin verilmesi de önem arz etmektedir. [11]

–

III. “Oracle and Salesforce” Grup Davası

Geçtiğimiz günlerde “Oracle ve Salesforce” adlı ünlü yazılım şirketlerine 3. taraf çerezleri kullanarak kullanıcıya özel reklam yapmak adına kullanıcıların verilerini işleyerek ve paylaşarak GDPR’ı (General Data Protection Regulation, Genel Veri Koruma Yönetmeliği) ihlal ettiği gerekçesiyle Hollanda, İngiliz ve Galler mahkemelerinde grup davaları açıldı. Davalar Hollanda menşeili Mahremiyet Kolektif’i adlı bir sivil toplum kuruluşu tarafından (The Privacy Collective) yargıya taşındı. Kolektif, Oracle ve Salesforce şirketlerinin açık rıza almaksızın kişisel veri işlediği ve paylaştığı ve bu nedenle de Tüzük’ün yürürlüğe girmesinden beri ihlalde bulunduklarını ifade etti.[12] Ayrıca Kolektif firmaların real time bidding [13]( gerçek zamanlı teklif usulü  reklam) ile kullanıcılara özelleştirilmiş reklamlar sunmak adına çerezlerle kullanıcıların izini sürdüğü, izlediği ve kullanıcının verilerini müzayede yoluyla reklamcılara sattığını belirtmiştir.[14] Salesforce ve Oracles firmaları ise bu iddialara karşı çıkarak GDPR’a uyum ekiplerinin olduğunu ve böyle bir ihlalin söz konusu olmadığını ifade etmişlerdir. [15] Davanın GDPR tarihinin en büyük cezası olabileceği de söz konusu.

–

IV. Sonuç

Sonuç olarak çerez kullanımlarının hayatımızı kolaylaştıran yanları olduğu gibi çerezlerin kişisel verilerin korunması hukukuna ve açık rızanın unsurlarına dayalı olarak kullanılması da önem arz etmektedir. Aksi takdirde ulusal ve uluslararası kişisel veri mevzuatlarını ihlal ettiği gerekçeleriyle dava yoluna gidilebilecektir. Çerezler sadece harf ve rakam kombinasyonları olduklarından belirli bir kişi söz konusu değil gibi görünse de toplanan bilgilerin birleştirilmesiyle ilgili kişi kolayca belirlenebilir hale gelecektir. Real time bidding gibi davranışsal reklam teknolojilerinde de çerez kullanımı kişinin verilerinin toplanmasında kullanılarak kişiye özelleştirilmiş reklamlar sunmada kullanılmaktadır. Yeni reklamcılığın online reklamcılık olduğu ve verinin yeni petrol olduğu (Data is the new oil) bugünlerde pek çok şirket RTB gibi teknolojileri kullanmakta ve bundan kâr sağlamaktadır. Kullanıcı olarak web sitelerin çerez politikalarına, bilgilendirmenin ve rızanın kişisel veriler hukukuna uygun verilmesine dikkat ederek bilgisayarlarımıza yerleşen çerezleri düzenli olarak silmeye önem göstermeliyiz. Şirketlerin de çerez kullanımlarında açık rızanın unsurlarına ve veri mevzuatlarına uygun davranması ve kullanıcı dostu politikalar benimsemesi gerekmektedir.

–

Kaynakça

[zombify_post]

The post Çerezler (Cookies) ve GDPR İhlali: Oracle ve Salesforce Grup Davası appeared first on LawTudent.

]]>
https://lawtudent.com/teknoloji/cerezler-cookies-ve-gdpr-ihlali-oracle-ve-salesforce-grup-davasi/feed/ 0
Kişisel Verilerin ve Algoritmaların Piyasalara Getirdiği Yeniliklerin Rekabet Hukuku Açısından Değerlendirilmesi https://lawtudent.com/teknoloji/kisisel-verilerin-ve-algoritmalarin-piyasalara-getirdigi-yeniliklerin-rekabet-hukuku-acisindan-degerlendirilmesi/ https://lawtudent.com/teknoloji/kisisel-verilerin-ve-algoritmalarin-piyasalara-getirdigi-yeniliklerin-rekabet-hukuku-acisindan-degerlendirilmesi/#respond Thu, 06 Aug 2020 07:15:00 +0000 https://www.lawtudent.com/?p=9337 Dijitalleşme, ticaret hayatında yeni bir perde açmış ve böylece bizleri fiyatların müşteri profiline göre kişiselleştirilmesi yönündeki çok boyutlu uygulamalar ile baş başa bırakmıştır.

The post Kişisel Verilerin ve Algoritmaların Piyasalara Getirdiği Yeniliklerin Rekabet Hukuku Açısından Değerlendirilmesi appeared first on LawTudent.

]]>
21. yüzyılda, dijitalleşmenin bir sonucu olarak bugün insanlar her gün veri üretmektedirler. Bireyler online platformlardan, internetten, akıllı telefonlardan, bilgisayarlardan yaptıkları her türlü işlemle kişisel verilerini bir şekilde paylaşmaktadırlar ve aslında her gün kitlesel olarak veri oluşturmaktadırlar. Bu veriler arama motorları, sosyal medya siteleri ve benzeri platformlar tarafından toplanmaktadır. İşte bu dijitalleşme, ticaret hayatında yeni bir perde açmış ve böylece bizleri fiyatların müşteri profiline göre kişiselleştirilmesi yönündeki çok boyutlu uygulamalar ile baş başa bırakmıştır. Dijital ortamlarda bireyler neredeyse her saniye veri üretmeye devam ederken, bu veriler büyük teşebbüsler tarafından sürekli olarak depolanmaktadır. Teşebbüsler topladıkları verileri kullanmak amacıyla algoritmalar geliştirmekte ve bu algoritmalar vasıtasıyla ürünlerin satış fiyatını belirlemektedir. Algoritmalar verilerden ortaya çıkan bulgu ve eğilimlerin yazılıma dönüştürülmesiyle oluşmaktadır. Veri üreten kişi veya grupların geçmiş davranış ve eğilimlerine bakarak geleceğe yönelik istek ve taleplerini tahmin eden algoritmalar oluşturulmaktadır. Bu algoritmalar, teşebbüslerin piyasada talebe cevap vermek için kullandıkları geleneksel yöntemlere göre çok daha hızlı, masrafsız ve özgün stratejiler belirlemelerini sağlamaktadır.

3

Yukarıdaki bilgiler ışığında kişisel verilerin ve algoritmaların piyasalara getirdiği yeniliklerin rekabet hukukundaki etkileri ve rekabet hukuku açısından değerlendirmesini yapacak olursak da şunları söyleyebiliriz diye düşünüyorum:

• Fiyat uyarlamalarının algoritma tabanlı programlar aracılığıyla etkin bir şekilde yapılabilmesi, algoritmik fiyatlama da denen bu yöntemin kullanımının yaygınlaşmasına sebep olmaktadır. Havayolları, otel, ulaşım, elektrik ve perakende gibi birçok sektörde algoritmik fiyatlama aracı kullanılmaktadır. Teşebbüsler, satış veya kâr gibi hedeflerine ulaşmak adına ihtiyaç duydukları fiyatı belirlemek için kullandıkları yazılımlar, aynı zamanda arz ve talep arasındaki bağlılığı da tahmin etmekte ve buna bağlı olarak en uygun fiyatı belirlemektedir. Bu durum ise, teşebbüslerin algoritmaları pazardaki rekabetçi yapıyı kendi lehlerine bozmak amacıyla kullanabileceği noktasında bir hassasiyet yaratmaktadır.

Ayrıca günümüzde bu kadar fazla kişisel veriye sahip olabilen ve bunu algoritmik bir şekilde kullanabilen teşebbüsler az sayıdadır. Bu teşebbüsler çok düşük maliyetlerle, hızla ve çok çeşitli veri toplayabilmektedir. Veri toplayan platformların çok kullanıcısının olması bu platformları daha da cazip hale getirmekte ve yeni kullanıcı sayısının hızla artmasına yol açmaktadır. Piyasaya yeni giren teşebbüsler ise bu veriye erişemeyebilir ve özellikle küçük teşebbüsler olmaları halinde veriyi düşük maliyetle elde edemedikleri durumlarda ise başka bir teşebbüsten satın alma maliyetini karşılayamayabilirler. Bu durum piyasaya giriş engeli oluşturabilir ve piyasada tekelleşmeler meydana gelebilir.

• Verileri kullanmak amacıyla oluşturulmuş algoritmalar rekabet karşıtı bir anlaşmanın uygulanmasında araç olarak kullanılabileceği gibi, bir anlaşma olmaksızın salt pazarda yaygın kullanıma bağlı olarak fiyatı rekabetçi fiyatın üzerinde dengeleyen bir sonuç da doğurabilir. Hatta deneme yanılma yoluyla öğrenen algoritmalarda hiçbir insan iradesi bulunmasa dahi fiyatı, en uygun strateji olarak belirlemek suretiyle tüketici refahını azaltmaları mümkündür. Bu durumu bir örnekle daha açıklanabilir kılmadan önce rekabet karşıtı anlaşmaların ne demek olduğuna değinecek olursak da rekabet karşıtı anlaşmaların (anti-competitive agreements) teşebbüslerin aralarında yapacakları gizli veya açık anlaşmalarla rekabeti sınırlamalarını ifade ettiğini ve bu tür anlaşmaların yatay veya dikey nitelikte olabileceğini belirtmenin gerekli olduğunu düşünüyorum. Yine rekabet hukukunda dikey ve yatay anlaşmaların ne anlam ifade ettiğini de şöyle açıklamanın faydalı olacaktır: Dikey anlaşmalar, üretim veya dağıtım zincirinin farklı seviyelerinde faaliyet gösteren iki ya da daha fazla teşebbüs (örneğin üretici, toptancı, sağlayıcı, müşteri, lisans alan ve veren) arasında belirli mal veya hizmetlerin alımı, satımı veya yeniden satımı amacıyla yapılan anlaşmalardır. Yatay anlaşmalar ise, üretim ve dağıtım zincirinin aynı aşamasında faaliyet gösteren fiili veya potansiyel rakipler arasındaki anlaşma/sınırlamalardır.
Durumu daha anlaşılabilir kılmak adına örneğimize gelirsek ise ABD’de yukarıda açıklamış olduğumuz duruma ilişkin önemli bir dava görülmüştür. Davanın konusunu David Topkins tarafından yönetilen teşebbüsün kullandığı algoritma tabanlı bir bilgisayar programı oluşturmaktadır. Söz konusu program, rakip fiyatları toplamakta ve satıcı tarafından belirlenen kurallar çerçevesinde Amazon’da satılan posterlerin fiyatını belirlemektedir. David Topkins ve rakipleri, Amazon’da satılan bazı posterlerin fiyatını yükseltme konusunda anlaşmış ve rekabet karşıtı bu anlaşmayı uygulamak için, posterlerin fiyatındaki değişikliği koordine edebilen belirli bir fiyatlama algoritması kullanmıştır. Söz konusu algoritma, fiyat koordinasyonunu sağlamak için rakiplerin fiyat bilgilerini toplamakta ve fiyatı belirlemektedir. Bu sayede piyasadaki fiyat dengesi rekabetçi fiyatın üzerinde belirlenmiştir. Dava sonucunda, David Topkins suçlamayı kabul etmiş ve dosya kapanmıştır. Algoritmaların rekabet hukukundaki etkileri açısından önemli bir örnek olduğunu düşünüyorum.

• Talebe göre anlık olarak fiyat belirleyebilme yetisi ile birlikte bir müşterinin bir hizmet veya ürün için ne kadar ödemeye hazır olduğunu öngörebilmek de mümkün hale gelecektir. Her müşterinin ödemeye hazır olduğu fiyat farklı olacağına göre sonuçta piyasada neredeyse her müşteriye farklı bir fiyat uygulanabilecektir. Bu da müşterinin yeniden satıcı olması kaydıyla rekabet hukuku kapsamında fiyat ayrımcılığı olarak değerlendirilebilecektir.

• Yukarıdaki maddelerde genellikle kişisel verilerin ve algoritmaların getirdiği yeniliklerin rekabet hukuku nezdinde olumsuz sayılabilecek etkilerinden bahsettik fakat kişisel verilerin ve ön yargısız veriler (Verilerden tesadüfen çıkan sonuçların bir tarafın diğer tarafa üstünlüğüne ya da eşitsizliğe neden olmaması için verilerin genel ahlaka ve eşitliğe uygun hale getirilmesi ya da verilerin kasıtlı olarak bir tarafın diğer tarafa üstünlük yaratacak şekilde oluşturulmamış olması.) ile oluşturulmuş şeffaf algoritmaların (Ön yargısız veriler ile oluşturulduğu için tarafsız karar verebilen algoritma demektir.) yenilikçiliği ve dinamik verimliliği artırma potansiyeline sahip olduğunu da ifade etmek yararlı olacaktır. Hukuka uygun bir şekilde elde edilen kişisel veriler ve şeffaf algoritmalar sayesinde talebin unsurlarını daha iyi anlamak, ürün ve hizmet kalitesini iyileştirmek mümkündür. Zira bu şekilde bireylerin kişisel tercihleri konusunda bilgi sağlanmaktadır ve bu bilgiler özellikle bankacılık, sigortacılık gibi sektörlerde çok kıymetlidir. Bu sayede müşteri memnuniyetinin artması ve kalitenin yükselmesi gibi etkiler doğabilir.

“

Dünyadaki Farklı Otoritelerden Konuya İlişkin Açıklamalar ve Örnekler

28 Kasım 2018 tarihinde Rekabet ve Tüketici Politikaları Komiteleri arasında gerçekleştirilen dijital çağda kişiselleştirilmiş fiyatlandırma konusunu değerlendirmek için toplanan çalışma grubuna Business and Industry Advisory Committee (OECD’nin iş ve sanayi danışma komitesi “BIAC”) de iştirak etmiş ve konuya ilişkin BIAC görüşü kapsamında, müşteri verilerinin analitik incelemeleri sonucu fiyatlama algoritmaları oluşturulmasının, dijital dönüşümün bir sonucu olarak ticaret hayatının mutat (alışılmış) bir uygulaması haline geldiği tespit edilirken; kişiselleştirilmiş fiyatlandırmanın tahsis etkinliğini artıracağını ve ekonomik açıdan daha az güçlü olan müşterilerin -başka türlü alamayacakları ürünleri almalarına imkân tanıyabileceği değerlendirilmiş. Öte yandan, fiyatları kişiselleştirmek için kullanılan parametrelerin şeffaf olmamasının, dijital pazara duyulan güvenin sarsabileceği ve fiyat ayrımcılığına dönüşerek tüketici refahını düşürebileceği yönünde endişeler de dile getirilmiş. Rekabet politikaları ve tüketicinin korunması merceğinden bakıldığında ise BIAC, mevcut düzenlemelerin etkin olduklarını ve ilave bir şeffaflık getirilmesinin gerekli veya yararlı olmadığını değerlendiriyor diyebiliriz.

Aynı toplantıda özel sektör temsilcileri ise yeni pazarlara giriş imkanını, mal ve hizmetlerde artan çeşitliliği ve araştırma maliyetlerinin azalmasını dijital ekonomide inovasyonun gerçek faydalarını belirterek, bu alana müdahale etmek isteyen otoritelerin bu faydaları göz ardı etmemesi gerektiğini belirtmiş.

Öte yandan başka otoritelerde ise konuya ilişkin durumu şöyle izah edebiliriz: Bir süredir, başta Amazon olmak üzere çevrim içi satış platformları Avrupa Komisyonu’nun gündemindeydi. Komisyon’un rekabetten sorumlu üyesi Margrethe Vestager yaptığı açıklamada, Amazon’un alıcılarla satıcıları buluşturduğu platform aracılığıyla topladığı verileri kendi ürünlerinin satışını arttırmak için kullanıp kullanmadığının incelemekte olduklarını söylüyordu. Benzer bir inceleme hali hazırda Avusturya Rekabet Otoritesi nezdinde de yürütülüyordu. Alman Rekabet Otoritesi Bundeskartellamt ise 2018 yılının Aralık ayında Amazon’un hakim durumunu kötüye kullanıp kullanmadığını belirlemek üzere soruşturma başlatmıştı.

Tüm Avrupa’da Amazon’un iş modeli bu şekilde yakından incelenirken Hindistan Ticaret Bakanlığı’nın öngördüğü doğrudan yabancı yatırım politikasındaki değişiklik, 2018 yılının sonunda yayımlandı ve Şubat ayında resmen yürürlüğe girdi. Bu yeni düzenlemeden en fazla etkilenenler tabi ki Amazon ve Hindistan’ın ikinci büyük çevrimiçi satış platformu Flipkart oldu. Yabancı sermayeli Amazon ve Flipkart, platformlarında (İnternet sitelerinde) hem üçüncü taraf satıcıların hem de kendi (Amazon, Flipkart markalı ürünlerin) ürünlerinin satışını gerçekleştiriyor. Son dönemlerde üçüncü taraf satıcıların en büyük şikayeti ise bu platformların kendi markalarını taşıyan ürünleri, ellerindeki müşteri verilerini kullanarak algoritmik fiyatlama politikalarıyla öne çıkardığı yönünde. Söz konusu değişikliğin  geçtiğimiz Şubat ayında yürürlüğe girmesiyle artık Amazon veya Flipkart, Hindistan’daki internet sitelerinde kendi markalı ürünlerini satamayacak. Kişisel verilerin ve algoritmanın rekabet hukuku açısından görünümüne çok belirgin bir örnek olduğunu düşünüyorum.

Avrupa Komisyonu’nun konuyla ilgili görüşüne ve konuya nasıl baktığına değinecek olursak ise Avrupa’da geçtiğimiz yıllarda dijital platformlara ve büyük teknoloji şirketlerine yönelik incelemelerle ve bazıları sonucunda çıkan cezalarla birlikte rekabet hukuku çevrelerinde dijital platformlar için özel bir rekabet politikasına ihtiyaç olup olmadığı, hatta dijital ekonomiyi regüle etme gerekliliğinin bulunup bulunmadığı yönünde tartışmalar hızlanmıştı. Avrupa Komisyonu da geçtiğimiz günlerde tartışılan konuları bir araya toplayan ve bu konular hakkındaki genel görüşleri içeren “Dijital Çağ İçin Rekabet Politikası” (Competition Policy for the Digital Era) adlı raporunu yayınlayarak tartışmalara bir nevi yön vermiş oldu ve bu rapora göre Avrupa, büyük teknoloji şirketlerine karşı rekabet hukukunun bazı konularında daha sıkı bir yaklaşım benimseyecek gibi görünüyor.

“
Rapora göre:

Alışılmış piyasalarda tüketici/kullanıcı sayısının artmasıyla birlikte maliyetler de benzer ölçüde artarken dijital piyasalarda kullanıcı sayısındaki artışlar maliyetlere daha düşük oranda yansıyor. Bu durumun ise dijital piyasalardaki yerleşik oyuncular (piyasada hakim konumdakiler) bakımından ciddi bir rekabet avantajı yarattığı görüşü ifade ediliyor.

Raporda mevcut AB rekabet hukuku kurallarının (ABİHA – Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkında Anlaşma 101. ve 102. maddeler) rekabet sorunlarını çözebilecek kapsamda olduğu ve dijital piyasalara ayak uydurmak amacıyla bu kurallarda değişikliğe gidilmesinin gerekli olmadığı vurgulanıyor. Bununla birlikte AB rekabet hukuku kurallarının dijital piyasada faaliyet gösteren teşebbüslere uygulanması safhasında farklı yaklaşımlar gösterilebileceği kanaati geniş yer buluyor. Bu bakımdan tüketici refahı standardı, pazar tanımı, pazar gücü ve rekabet hukuku ile regülasyonun ilişkisi konuları ekseninde değerlendirmelere yer veriliyor. Rapordaki değerlendirmeler ve önerilenler ise şöyle:

“
• Pazar gücü noktasında; dijital piyasalara yönelik rekabet hukuku incelemelerinde davranışsal ekonomiye (Davranışal ekonomi, zihindeki ekonomik karar alma mekanizmalarının sosyal, zihni ve duygusal ön yargılardan nasıl etkilendiği üzerine çalışır.) daha yoğun olarak eğilmek gerektiğine vurgu yapan rapor, yerleşik oyuncuların kendilerini rekabetten nasıl koruduklarına yönelik olarak incelemeler yapılması gerektiğini, pazara giriş yapacakların erişemedikleri veriyi elinde tutan teşebbüsün ciddi bir rekabetçi güç barındırdığını,

• Hâkim durumdaki platformların yatırımlarının karşılığını almak için sözleşmelerinde yer alacak MFN (Most Favored Nation yani en genel anlamıyla, sağlayacı tarafından başka alıcılara daha avantajlı şartlar, mal ve hizmetler sağlanması durumunda aynı avantajların lehine MFN tanınmış olan, kayrılan alıcıya da önerilmesidir.) gibi hükümlerin minimal düzeyde olması gerektiği çünkü sözleşmelerinde yer alacak bu hükümlerin rekabetçi yapıyı kısıtlayabilme ihtimali yarattığı,

• Raporda veri kullanımının ve verinin iktisadi boyutunun önemine dikkat çekilirken işlenen verinin niteliğinin de önemli bir parametre olduğu vurgulanıyor. Bu doğrultuda verinin ve rekabetin tesisi için veriye erişimin öneminin tespitinde ilgili piyasanın özelliklerinin, verinin niteliğinin ve ne şekilde kullanıldığının dikkate alınması gerektiği belirtiliyor.

• Öte yandan bu tür teşebbüslerin çok taraflı platform kullanması dolayısıyla (Çok taraflı platformlar, birden çok kullanıcı grubunun birbiri ile bağlantı kurabildiği ekonomik platformlardır. Örneğin Apple Store, Uber , Airbnb gibi) aynı anda birden çok platform kullanımını (multi-homing) ve platformlar arası geçişi kısıtlayıcı davranışlarda bulunmaktan kaçınması gerektiği ifade ediliyor. Özellikle kullanıcıların bir platformdaki verilerini başka bir platforma taşıyabilmesine (data portability) imkan tanınması, ayrıca bahse konu teşebbüs nezdindeki bu verilerin başka platformda da kullanılabilir vaziyette olması (data interoperability) gibi hususların önemine vurgu yapılıyor. Bu noktada kişisel verilerin korunmasına yönelik regülasyonların önemi ve bunlarca üstlenilecek rol, raporun veriye ilişkin bölümünde ayrıntılandırılmak üzere burada dile getiriliyor.

Son olarak Türkiye’nin konuya ilişkin nerede durduğuna da değinecek olduğumuzda ise her ne kadar literatürde ya da kamuya açık kaynaklarda ülkemiz rekabet hukukuna ilişkin benzer hassasiyetleri çok fazla işitmemiş olsak da 22 Aralık 2017 tarihinde gerçekleşen “Büyük Veri, Kişisel Verilerin Korunması ve Sigorta Sektöründe Veri Paylaşımının Regülasyon ve Rekabet Hukuku Açısından Değerlendirilmesi Paneli”nde Rekabet Kurumu Başkanı Prof. Dr. Ömer Torlak’ın konuşmasından Türkiye’nin gelecek dönemlerde konuya yaklaşımının nasıl olacağı konusunda bir öngörümüz olabilir düşüncesindeyim.

Başkan Torlak’ın konuşmasının bir bölümü şöyle: “Rekabet Kurumu olarak bizler, bir yandan tüm sektörlerde olduğu gibi sigortacılık sektöründe de 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun çerçevesinde etkin rekabetin tesisini gözetirken, bir yandan da sektörün yapısal meselelerine kamu ve özel sektör paydaşları ile birlikte çözüm aramayı önemli bir rekabet savunuculuğu fonksiyonu olarak görüyoruz. Bu bakımdan, ekonominin her alanında olduğu gibi sigortacılık sektöründe de ‘veri’ kavramının ekonomik faaliyetin neredeyse en önemli girdisi haline geldiği bir dönemde, bu kavramı tüm paydaşları ile birlikte ve tüm yönleriyle tartışmanın sektör bakımından oldukça önemli olduğunu düşünüyorum. Rekabet Kurumu olarak bizler bilginin modern ekonomik hayat için yadsınamaz bir önem taşıdığının bilincindeyiz. İlgili diğer düzenlemelere uygun olmak şartıyla kişisel ve toplulaştırılmış verinin (big data), tüketici refahını ve iktisadi etkinliği arttıracak biçimde kullanılabileceği argümanını da asla tamamen dışlamıyoruz. Ancak önemli bir güç sağlayan bilginin etkin rekabeti ve tüketici refahını tehdit eder bir silah haline getirilmemesi için de tarafımıza önemli roller düştüğünü gayet iyi biliyoruz. Bununla birlikte veri konusunun hem sigorta sektörü özelinde hem de genel olarak başka boyutları ile de tartışılması elzemdir. Bu nedenle bugünkü panelimiz önemli bir ihtiyaca cevap verecektir.” Bu konuşmadan Türkiye’nin gelecek dönemlerde böyle bir yeniliğe tamamen kapalı olmayacağını fakat rekabet karşıtı durumların söz konusu olması hali gözetilerek çeşitli regülasyonlara gidilebileceğini öngörebiliriz diye düşünüyorum.

“

Sonuç

Kişisel verilere ve algoritmalara dayalı piyasalarda alım satımın geleneksel unsurlarının çok köklü değişikliklere uğradığı görülmektedir. Bu koşullarda yani teşebbüslerin müşterilerin/tüketicilerin davranışlarını, onların verilerine odaklanarak geliştirdikleri algoritmalar sayesinde çok daha iyi gözlemleyebildiği ve buna göre strateji planlarını gerçekleştirdikleri koşullarda, rekabet otoritelerinin de aynı şekilde müşteri/tüketici davranışına odaklı analizler ve politikalar geliştirmesi ve rekabet hukukunda fiyat odaklı nicel testlere değil, müşterinin/tüketicinin fiyat dışındaki etkenlere verdiği tepkilere dayanan nitel testlere ağırlık verilmesi gerektiği düşüncesindeyim.

Dolayısıyla Avrupa Birliği Komisyonu ne kadar AB rekabet hukuku kurallarının rekabet sorunlarını çözebilecek kapsamda olduğu ve dijital piyasalara ayak uydurmak amacıyla bu kurallarda değişikliğe gidilmesinin gerekli olmadığını vurgulamış olsa da müşterilerin/tüketicilerin verilerine odaklı bu algoritmalar, teşebbüslerin piyasada talebe cevap vermek için kullandıkları geleneksel yöntemlere göre çok daha hızlı, masrafsız ve özgün stratejiler belirlemelerini sağlayabilmesi dolayısıyla gelecek dönemde de kullanımının gittikçe artacağını ve yukarıda rekabet hukuku açısından bahsetmiş olduğumuz hassasiyetlerin çok daha radikal bir şekilde ortaya çıkabileceğini ve bu durumun tüketicinin refahının olumsuz yönde etkilenmesi gibi bir sonucun ortaya çıkması tehlikesini içinde barındırdığını göz ardı etmemeliyiz şeklinde bir düşünceye sahibim.

Diğer taraftan  ise teşebbüslerin yeni pazarlara giriş imkanını, tüketiciler açısından mal ve hizmetlerde artan çeşitliliği ve araştırma maliyetlerinin azalmasını ve hukuka uygun bir şekilde elde edilen kişisel veriler ve şeffaf algoritmalar sayesinde talebin unsurlarını daha iyi anlamak, ürün ve hizmet kalitesini iyileştirmenin mümkün hale gelmesi dolayısıyla ise fazla müdahaleci bir yaklaşımla bu yeniliğin sağladığı olumlu etkilerin yok edilmesi tehlikesi kapsamında haklı çekincelere ise katılmaktayım.

Toparlayacak olursak, hem Türkiye’de hem dünyada rekabet hukuku otoritelerinin böyle bir yeniliği henüz gözlemlemeden ve anlamaya çalışmadan çok fazla müdahaleci bir davranışla faydalarından yararlanabilmek yerine tamamen bu yeniliğe kapalı bir tutum içinde olmamaları gerektiğini ve fakat rekabet karşıtı durumların söz konusu olması hali gözetilerek çeşitli regülasyonlara gidilmesinin de yararlı olabileceği düşüncesindeyim.

“

Kaynakça

• Armanç Canbeyli, “Dert Sende, Derman Bende: Kişiselleştirilmiş Fiyatlandırma Üzerine BIAC-OECD Değerlendirmeleri”, ( www.rekabetregulasyon.com ) (2 Ocak 2019)

• Cihan  Doğan,  “Algoritma  ve  Rekabet  Hukuku:  4.  Madde  İhlallerinin  Dijital  Gö rünümleri”, Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi – 2017/2

• Dirk Pohl, “Veri Taşınabilirliği – Genel Veri Koruma Tüzüğü’nün Getirdiği Birkaç Esaslı Yenilikten Biri Mi?” , Avrupa ve Türk Hukukunda Kişisel Verilerin Korumasına İlişkin Güncel Sorunlar Uluslarası Sempozyum (8-9 ARALIK 2018)

• Dominik Braun, “Rekabet Hukuku ve Kişisel Verilerin Korunması” , Avrupa ve Türk Hukukunda Kişisel Verilerin Korumasına İlişkin Güncel Sorunlar Uluslarası Sempozyum (8-9 ARALIK 2018)

• Evren Sesli ve Ramiz Arslan, “Ayna ayna söyle bana, var mı rekabet politikası dijital piyasalara? : Artık var!” , ( www.rekabetregulasyon.com )(10 Nisan 2019)

• Rekabet Terimleri Sözlüğü, ( www.rekabet.gov.tr )

• Zeynep Ayata, “Büyük Yenilik Büyük Değişiklik Gerektirir Mi?: Avrupa Birliği Rekabet Hukukunun Büyük Veri ile İmtihanı” , Banka ve Ticaret Hukuku Dergisi 2018, C. XXXIV . 4, s. 203-233

[zombify_post]

The post Kişisel Verilerin ve Algoritmaların Piyasalara Getirdiği Yeniliklerin Rekabet Hukuku Açısından Değerlendirilmesi appeared first on LawTudent.

]]>
https://lawtudent.com/teknoloji/kisisel-verilerin-ve-algoritmalarin-piyasalara-getirdigi-yeniliklerin-rekabet-hukuku-acisindan-degerlendirilmesi/feed/ 0
Sanal Gerçeklik Teknolojisinin Yarattığı Hukuki Sorunlar https://lawtudent.com/makale/sanal-gerceklik-teknolojisinin-yarattigi-hukuki-sorunlar/ https://lawtudent.com/makale/sanal-gerceklik-teknolojisinin-yarattigi-hukuki-sorunlar/#respond Sat, 01 Aug 2020 21:30:00 +0000 https://www.lawtudent.com/?p=12483 İnternet çağının çocuklarıyız biz! Peki sanal gerçekliğin yarattığı sorunları biliyor muyuz?

The post Sanal Gerçeklik Teknolojisinin Yarattığı Hukuki Sorunlar appeared first on LawTudent.

]]>
İnternetin keşfiyle başlayan teknoloji çağının çocuklarıyız biz ! Öyle ki bu teknoloji, şu an bu yazıyı size ve diğer pek çok insana ulaştırmama olanak sağlıyor. Bilgiye ulaşmak ve bildiklerimizi aktarmak için web sitelerini, blogları, elektronik kitapları takip eden bizler; en yakın arkadaşımız olan sosyal medya hesaplarımız ve en büyük sırdaşımız cep telefonlarımızla hayatımızın kontrolünü teknolojik ürünlere bırakmışken; ‘’Akıllı telefonlar hayatımıza girdi, dostluk bitti.’’ konulu tartışmaları X kuşağına bırakalım ve geleceğimizi şekillendirecek bu teknolojiyi tanıyalım.Epey büyümüş teknolojimizin yeni doğurduğu yapay zekalı bebeğini -sanal gerçeklik kavramını- hukuki bakış açısıyla inceleyelim.

Beş duyu organımızın sanki başka bir evrendeymiş gibi hissetmesini sağlayan ve bizi içinde bulunduğumuz dünyadan alıp götüren sanal gerçeklik teknolojisinin günümüzdeki en yaygın araçları sanal gerçeklik gözlükleri. Fakat bu gözlükler beş duyu organımızdan sadece ikisini (görme ve duyma) kullanmakta. Diğer duyu organlarımızı, sanal evrende kullanmamızı sağlayan teknolojiler de mevcut fakat henüz pek yaygın değil. Sanal gerçeklik gözlüklerine takılan koku maskeleri; yüzlerce kokuyu sanal gerçeklik dünyasında simüle ederken ve esen rüzgarı, ortamın serinliğini bile hissetmenize olanak sağlarken, eldivenler ise bir nesneye dokunduğunuzda kuvvet geri bildirimi yaparak gerçekçi bir sanal evren deneyimi yaşamanızı mümkün kılıyor.

GERÇEK ÇOK ISRARCI OLSA DA SADECE BİR YANILSAMADIR-ALBERT EİNSTEİN  

Yakın zamanda ülkemizde de kullanılması beklenen 5G teknolojisi ile nesnelerin interneti yaygın hale gelecek. Evdeki en küçük eşyanızın bile internete bağlanmasını mümkün kılacak bu teknoloji sayesinde nesneler birbirleriyle kolaylıkla etkileşime girebilecek ve veri akışı çok daha hızlı bir şekilde sağlanabilecek. 5G teknolojisinin sanal gerçeklik ve artırılmış gerçeklik uygulamalarını da popüler hale getireceği söyleniyor.Sanal gerçekliğe geçtiğimiz bir dünya düzeninde sorun; bu gerçekliği kimin kontrol edeceği, kuralları ve sınırları kimin belirleyeceği, kimin etik değerleri çerçevesinde hareket edeceğimiz… Evrende var olan maddeyi ve enerjiyi duyu organlarımızla algılıyor, yorumluyor ve kendi gerçeğimiz yapıyoruz. Yeni sanal dünyada ise gerçekliğimize elektronik cihazlar ve robotlar eşlik edecek. Onlara karşı ileri sürebileceğimiz yeni haklarımız olacak.Her hak bir sorumluluk doğurur ve bu sanal evrende sorumlulukların sınırının iyi çizilmesi, karşılaşabileceğimiz etik ve hukuki problemleri çözümlememizde kilit rol oynayacak. 

GÖRDÜKLERİNİZİN YALNIZ YARISINA İNANIN,DUYDUKLARINIZIN HİÇBİRİNE – EDGAR ALLEN POE

Deepfake (derin sahte) teknolojisi herhangi bir kişinin el, ses, vücut ve yüz verilerini kullanarak gerçek zamanlı olarak başka birisinin konuşmalarını, hareketlerini bir ortama aktarmayı mümkün kılıyor. Bu sayede bir insanın yüzünü başka bir insanın yüzüyle değiştirebiliyor ve o kişinin mimiklerini, dudak hareketlerini de tanımlayarak gerçeğinden ayırt edilemeyecek videolar üretebiliyorsunuz. Deepfake videosunu yapmak istediğiniz kişinin ne kadar çok resim ve videosuna sahip olursanız transformasyon da o kadar başarılı oluyor. Videoda konuşan kişi aslında başka bir kişi iken, yapay zeka sayesinde deepfake yaptığınız kişi konuşuyormuş gibi bir algı yaratabiliyorsunuz.  

Uygulamanın yarattığı en büyük tehlike bir kişinin hiç bulunmadığı bir ortamda, hiç söylemediği sözleri söylüyormuş gibi algı yaratarak o kişinin kişilik haklarına saldırıda bulunmak.2018 yılında Buzzfeed’in yayınladığı bir videoda deepfake teknolojisi kullanılarak Jordan Peele’nin konuşmaları Barack Obama tarafından yapılıyormuş gibi gösterildi. Donald Trump’a ağır eleştriler içeren videonun gerçekten Obama tarafından söylenmesi büyük bir kriz yaratacakken deepfake teknolojisinin ne kadar tehlikeli olabileceğine dikkat çekildi. 

Deepfake uygulamasının ilk mağdurları Hollywood ünlüleri olurken aslında sosyal medyada fotoğraf ve videolarını paylaşan her kullanıcı risk altında. Özellikle kişilerin yüzlerinin aktarılarak cinsel içerikli filmlerde kullanılması tehlikenin sinyallerini şimdiden veriyor. Pek çok siyasetçinin söylemediği şeyleri söylüyormuş gibi göstermek ve gerçek mi yoksa sahte mi olduğu anlaşılamayan videoların haber siteleri tarafından kullanılması, kamuoyunun yanlış bilgi almasına yol açıyor.

Farklı Ülkelerdeki Hukuki Düzenlemeler

Haberleşme hürriyetini ve bilgi edinme hakkını da ihlal eden bu sahte içerikleri yaymak ilk olarak 2019 yılında ABD’deki Virginia ve California eyaletleri tarafından suç olarak düzenlendi. Mevzuatta, deepfake teknolojisiyle ve kişilerin rızası dışında oluşturulan pornografik içerikler yasaklanırken, seçim sezonunda siyasi deepfake videolarının yayınlanmasının ve seçimlerin manipüle edilmesinin de önüne geçilmesi amaçlandı. Çin Siber Uzay Dairesi de geçtiğimiz yıl, deepfake ve sanal gerçeklik teknolojileri kullanılarak üretilen, ulusal güvenliği ve sosyal istikrarı tehdit eden videoların yayınlanmasını yasakladı. Deepfake videolara karşı kanunlarını güncelleyen ülkeler arasında İngiltere, Almanya ve Kanada da yer alıyor. 

–

Türkiye’de Başvurulabilecek Hukuki Yollar

İnternette paylaştığınız size ait her türlü resim, video, ses sizin kişisel verinizdir. Bu verilerin sizden izinsiz alınması ve paylaşılması dahi suç iken bu verileri kullanarak sizin hiç söylemediğiniz şeyleri söylüyormuşsunuz gibi gösteren videolar üretmek ve yayınlamak dijital sahteciliktir. Dijital sahtecilik suçu Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenmemiştir. Fakat hukuk, gelişen teknolojiye uyum sağlamalıdır. Bu tarz bilgisayar programları arttıkça mevzuatımıza yeni yasal düzenlemelerin gelmesi kaçınılmazdır. Halihazırda Türk Ceza Kanunumuzda kişisel verilerin hukuka aykırı olarak kaydedilmesi, yayılması 135. ve 136.maddelerde düzenlenmiştir.

TCK m. 135: “Hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydeden kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir.”

TCK m. 136: “Kişisel verileri, hukuka aykırı olarak bir başkasına veren, yayan veya ele geçiren kişi, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”

Bir kimse sizin gerçek olmayan bir videonuzu yayınlayarak yakın çevrenizi, sizinle ekonomik ilişkilerde bulunan kişileri hileyle kandırıyor, maddi bir menfaat sağlıyorsa ‘’bilişim sistemlerini kullanarak dolandırıcılık’’ suçu meydana gelmiş olacaktır. Dolandırıcılık suçunun nitelikli hali olarak kabul edilen bu suç için 4 yıldan 10 yıla kadar hapis cezası söz konusu olabilecektir. (TCK m. 158)

Bir kimsenin sanki sizmiş gibi sahte bir video yayınlaması, videonun içeriği de göz önünde bulundurulmak üzere şeref ve itibarınızın zedelenmesine neden olacaktır. Bu, hiç şüphesiz kişilik haklarınızın ihlalidir. Doktrinde kişilik haklarının tam olarak bir tanımı yapılmasa da isminiz, resminiz, sesiniz, saygınlığınız, yaşam ve vücut bütünlüğünüz gibi sizin maddi ve manevi varlığınızı oluşturan her türlü değer kişilik haklarınız kapsamındadır. Bunlar, değeri para ile ölçülemeyen, manevi değeri olan haklardır. Herkese karşı ileri sürebileceğiniz mutlak haklardır. Kişilik haklarınızın ihlali durumunda TMK m. 24 ve 25’e göre hakimden, devam eden bir saldırı varsa bunun durdurulmasını talep edebilir, saldırı sona ermiş ise hukuka aykırılığın tespitini isteyebilirsiniz. Durumun şartlarına göre maddi ve manevi tazminat isteminde bulunabilirsiniz. Unutmamak gerekir ki tazminat bir ceza değildir, kişinin hukuka aykırı fiil nedeniyle malvarlığında veya ruhsal dünyasında meydana gelen zararı gidermenin bir yoludur. Böyle sahte bir içeriğin kişiye maddi ve manevi zarar vereceği ise çok yüksek olasılıklıdır. Dolayısıyla alacağınız tazminat ile, bu olay nedeniyle –varsa- malvarlığınızda yaşadığınız kaybı ve manevi dünyanızdaki tahribatı gidermeniz mümkün olacaktır.

5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun’un 9. maddesinde internet ortamında yapılan bir yayın nedeniyle kişilik hakları ihlal edilen kişinin başvurabileceği hukuki yollar belirtilmiştir. Buna göre; bu kişiler, içerik sağlayıcısına, buna ulaşamaması hâlinde yer sağlayıcısına başvurarak uyarı yöntemi ile içeriğin yayından çıkarılmasını isteyebileceği gibi doğrudan sulh ceza hâkimine başvurarak içeriğe erişimin engellenmesini isteyebilir. 

Kanunda içerik ve yer sağlayıcının tanımlaması ise 2.maddede yapılmıştır. İçe­rik sağ­la­yı­cı, in­ter­net or­ta­mı üze­rin­den kul­la­nı­cı­la­ra su­nu­lan her tür­lü bil­gi ve­ya ve­ri­yi üre­ten, de­ğiş­ti­ren ve sağ­la­yan ger­çek ve­ya tü­zel ki­şi­le­ri, yer sağ­la­yı­cı ise hiz­met ve içe­rik­le­ri ba­rın­dı­ran sis­tem­le­ri sağ­la­yan ve­ya iş­le­ten ger­çek ve­ya tü­zel ki­şi­le­ri ifade eder. Bir internet sitesinin içerik ve yer sağlayıcı bilgilerine Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’nun web sitesi üzerinden açık kaynaklı sorgulama yaparak ulaşmak mümkündür. 

Kişilik hakları internet ortamında saldırıya uğrayan kişinin talebi doğrultusunda hakim, bahsi geçen internet sitesinin erişimini engelleyebilir. Genel olarak sadece kişilik hakkının ihlal edildiği kısım erişime kapatılır. Fakat hakimin, URL adresi belirtilerek içeriğe erişimin engellenmesi yöntemiyle ihlalin engellenemeyeceğine kanaat getirmesi hâlinde internet sitesindeki tüm yayına yönelik olarak erişimin engellenmesine karar vermesi de mümkündür. 

Eğer söz konusu video; intihara yönlendirme, çocukların cinsel istismarı, uyuşturucu madde kullanılmasını kolaylaştırma, sağlık için tehlikeli madde temini, müstehcenlik, fuhuş, kumar oynanmasını kolaylaştırma gibi suçlardan birini içeriyorsa vatandaşlar ihbarweb.org.tr adresinden şikayetlerini iletebilmektedir. Bu tarz bir videodan veya kayıttan dolayı mağdur olan kişi 5237 sayılı TCK’nin 245/A maddesi uyarınca, savcılığa suç duyurusunda bulunabilecektir. Ayrıca bu şekilde söylemediği sözler ve yapmadığı fiiller dolayısıyla zan altında bırakılan kişi, madde 267’de düzenlenen iftira suçuna göre de dava açabilecektir.

–

Sanal Gerçeklik Teknolojisi Sayesinde Ölen Yakınlarınızı Yeniden Görebilirsiniz

Şimdiye kadar anlattıklarımız, sanal gerçeklik teknolojisinin karanlık yüzleriydi. Peki bu teknolojinin sizi ölen yakınınızla yeniden bir araya getirebileceğini söylesem yine de karanlık görür müydünüz?  

Kulağa bir bilim kurgu filminden sahne anlatıyormuşum gibi gelse de yakın zamanda bu olay yaşandı. Güney Kore’de bir anne, 2016’da nadir görülen bir hastalık sonucu yedi yaşında hayatını kaybeden kızıyla sanal gerçeklik teknolojisi sayesinde “buluştu”. “Seninle Buluştum” adlı belgesel için prodüksiyon ekibi, sanal gerçeklik teknolojisini kullanarak anne Jang Ji-sung ile kızı Nayeon’u daha önce sık sık gittikleri bir parkta simülasyonla bir araya getirdi.(videosunu yazının sonunda bulabilirsiniz)  

Videoda bir çocuk mankenin görüntüleri üzerine Nayeon’un yüzü, vücudu ve sesi yerleştirildi. Nayeon’un sesi ve hareketleri kısıtlıydı.Fakat bahsettiğimiz Deepfake teknolojisi ve 5G sayesinde gerçek zamanlı olarak ölen yakınınızın görüntüsünü ve sesini kullanarak başka birinin konuşmasını, hareketlerini aktarmak ve birebir kaybettiğiniz kişi ile sohbet edebilmek mümkün olacak. Hatta ölen kişinin anılarını, nelere güldüğünü nelere üzüldüğünü de söylemeniz halinde o kişinin sanal uzaydaki canlandırması çok daha gerçekçi olabilecek. 

Bunun hukuki boyutunu tartışacak olursak; bir kimsenin sesi, görüntüsü vb. kişisel verisidir ve kişilik haklarının kapsamındadır demiştik. Hukukumuza göre kişilik, tam ve sağ doğumla başlar, ölümle sona erer. Dolayısıyla ölen yakınınızın resmini ve sesini kullanmak onun kişilik haklarına ihlal olarak nitelendirilemez. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun 86.maddesine göre ise ölen bir kişinin resim veya portresi; yakınlarının izni olmadan ölümünden 10 yıl geçmedikçe teşhir edilemez. 

Gelecekte böyle bir uygulama hukuken cevaz verilebilir olsa bile, bunun etik ve psikolojik yönü son derece tartışmalıdır. Ölümle yüzleşen bir kişinin davranışlarını açıklayan Kübler-Ross modeline göre yas sürecinin beş aşaması vardır: İnkar, öfke, pazarlık, depresyon ve kabullenme. Teknolojinin sunduğu bir imkan ile ölen yakınınızı tekrar görseniz ve onunla bir simülasyonda vakit geçirseniz bile makine kapandığı anda ölüm gerçeği suratınıza yeniden çarpacak ve bu beş aşamalı yas sürecini tekrar tekrar yaşamış olacaksınız. Bir düşünürün bu konu ile ilgili çok güzel bir sözünü söyleyerek yazımı bitirmek istiyorum. 

‘’Cehennem çok arzuladığın bir şeye kavuşamamaktır.Suyu içip içip kanamamak, hasretle kavrulmak, tutacakmış gibi olmak ama tutamamak, koşmak koşmak ama bir türlü varamamak…’’ 

Sanal evrenimizi, gerçek bir cehenneme dönüştürmememiz dileğiyle… 

Kaybettiği kızıyla vr teknolojisi ile buluştu

–

Kaynakça

[zombify_post]

The post Sanal Gerçeklik Teknolojisinin Yarattığı Hukuki Sorunlar appeared first on LawTudent.

]]>
https://lawtudent.com/makale/sanal-gerceklik-teknolojisinin-yarattigi-hukuki-sorunlar/feed/ 0
Dijital Hizmet Vergisi Nedir? https://lawtudent.com/makale/dijital-hizmet-vergisi-nedir/ https://lawtudent.com/makale/dijital-hizmet-vergisi-nedir/#respond Fri, 31 Jul 2020 09:34:17 +0000 https://www.lawtudent.com/?p=12552 1 Mart 2020 itibariyle ülkemizde yürürlüğe giren dijital hizmet vergisini hukuki açıdan inceledik.

The post Dijital Hizmet Vergisi Nedir? appeared first on LawTudent.

]]>
Vergi Nedir?

Vergi, en basit tabirle vatandaş ve devlet arasındaki borç ilişkisini ifade eder.Bu borç ilişkisinde vatandaş daima borçlu, devlet ise daima alacaklıdır. Borcun kaynakları Borçlar Hukukunda sözleşmeler, haksız fiil, sebepsiz zenginleşme olarak gösterilirken; söz konusu vergiler olduğunda borç ilişkisinin kaynağı devletin egemenlik hakkıdır. Vergilendirmenin işlevi, birtakım kamusal ihtiyaçların giderilmesi için devlete fon sağlamaktır. Bu sebeple yurttaşların vergi ödeme yükümlülüğü emredici niteliktedir ve bunun yasal dayanağı en üstün norm olan Anayasa’da da görülebilir.

Anayasa m. 73: “Herkes, kamu giderlerini karşılamak üzere, mali gücüne göre, vergi ödemekle yükümlüdür. Vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı, maliye politikasının sosyal amacıdır. Vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülükler kanunla konulur, değiştirilir veya kaldırılır. Vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülüklerin muaflık, istisnalar ve indirimleriyle oranlarına ilişkin hükümlerinde kanunun belirttiği yukarı ve aşağı sınırlar içinde değişiklik yapmak yetkisi Cumhurbaşkanına’na verilebilir.’’

Görüldüğü gibi, vergilerin belirlenmesinde kanunilik ilkesi benimsenmiş, vergilerin ve benzeri mali yükümlülüklerin ancak kanunla konulabileceği, değiştirilebileceği, kaldırılabileceği Anayasa’da güvence altına alınmıştır. Kanun’un belirttiği sınırlar içerisinde kalarak vergi oranlarında değişiklikler yapma, indirim ve muafiyet tanıma yetkisi ise cumhurbaşkanına verilmiştir. Vergilendirme yetkisi yasama organına aittir ve kendisine çizilen çerçeve içerisinde yürütme organı da bu yetkinin doğal sonucu olan yasaları uygulama yetkisini haizdir.

Dijitalleşen Ekonomi

Yüksek teknoloji ihraç edebilen ülkelerin ekonomilerini güçlendirdikleri ve refah seviyesini arttırdıkları günümüz dünyasında dijitalleşme, endüstrileşmeden çok daha hızlı bir şekilde ve neredeyse tüm gezegendeki insanları gerçek zamanlı etkileyerek gelişmiştir. Yapılan araştırmalara göre düşük gelirli ülkelerde yaşayan insanların %60’ından fazlası cep telefonlarına sahiptir. Yakın zamanda yaşadığımız pandemi krizinde ise dijital dönüşümünü tamamlayan şirketlerin süreçten en az hasarla ayrıldıkları görülmüştür. Karbon iş gücünün yerini dijital iş gücünün aldığı günümüz dünyasında özellikle koronavirüsten sonraki yeni dünya düzeninde 5G teknolojisinin, yapay zekanın ve nesnelerin internetinin hız sorununu da çözeceği, veri akışının çok hızlı bir şekilde gerçekleşeceği ve mobilitenin iş dünyasında başarı için tek anahtar olacağı açıkken şirketler de e-ticarete yatırım yapmaktan çekinmemektedir. Günümüz rekabet dünyasında hem global hem de lokal işletmelerin hedefi dijital ekonomiye yatırım yapmak ve bu şekilde sürdürülebilirliği sağlamaktır.

OECD raporlarına göre elektronik ticaret, dijital reklamcılık, sanal para vb. dijital ekonomiyi oluşturan uygulamalar ülkelerin vergi sistemlerinde çeşitli aşınmalara neden olabilmektedir. OECD, dijital ekonominin küresel ekonomideki payının gün geçtikçe artacağını, dijital ekonomiyi geleneksel ekonomiden ayrı düşünmemek gerektiğini ve dijital ekonomiden doğabilecek kayıpların önüne geçilmesi için ülkeleri uyarmıştır. Bu bağlamda Avrupa Birliği ülkelerinde dijital hizmet vergisine yönelik çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Ülkemizde ise 1 Mart 2020 tarihinde 7194 sayılı Kanun ile dijital hizmet vergisi yürürlüğe girmiştir.

Dijital Hizmet Vergisi Nedir?

Dijital hizmet vergisi küresel çapta uygulanan bir vergilendirme türü olup daha eşitlikçi, adaletli bir ekosistem yaratmayı hedeflemektedir. Verilere göre Google, Facebook, Apple, Twitter, LinkedIn ve Netflix gibi kurumlar bu düzenlemeden önce devletlere yaklaşık 100-200 milyar dolar vergi kaybı yaşatmaktaydı. Türkiye’den de milyarlarca liralık gelir elde eden bu şirketler vergiyi İngiltere, İrlanda ve ABD’de ödemekteydi. Bu durumun yarattığı adaletsiz sonuçların önüne geçmek için OECD’nin çalışmalarının da ışığında birçok devlet dijital hizmet vergisini yasal mevzuatına dahil etti. Özellikle bundan 4 yıl önce Fransa’da Google’a kesilen vergi cezası, Avrupa Birliği Komisyonu’nun Apple’a verdiği 13 milyar Euro vergi cezası, ABD Gelir İdaresi’nde ve Avrupa’da Facebook adına açılan davalar ve soruşturmalar başta Fransa ve Türkiye olmak üzere Belçika, Slovenya, Çekya, Macaristan ve İspanya gibi pek çok ülkenin de dijital hizmet vergilendirmesi konusunda yasal düzenleme yapmasına zemin hazırladı.

–

Kimler Bu Vergiye Tabi?

7194 sayılı Kanun’a göre; dijital ortamda sunulan her türlü reklam hizmeti, sesli ve görsel içeriklerin dijital ortamda satılması, kullanıcıların birbirleriyle iletişime geçebilecekleri dijital ortamların sağlanması dijital hizmet olarak sayılıyor ve dijital hizmet sağlayıcıları da bu verginin süjesi haline geliyor. Fakat her dijital hizmet sağlayıcısı bu vergiye tabi değil. İlgili Kanun’un 4. maddesine göre Türkiye’de elde edilen hasılatı 20 milyon Türk lirasından veya dünya genelinde elde edilen hasılatı 750 milyon avrodan az olan şirketler bu vergiden muaf tutuluyor. Vergi ödemekle yükümlü dijital hizmet sağlayıcılarının ödeyeceği vergi oranı ise dijital hizmetlerden elde edilen hasılatın %7,5’u olarak belirlenmiş ancak cumhurbaşkanının bu oranı iki katına kadar artırma (%15) ve %1’e indirme yetkisi bulunuyor. Kurumların vergi yükümlülüğünü yerine getirmemesi halinde ise sunulan dijital hizmete erişimin engellenmesi gibi yaptırımlar söz konusu olabiliyor.

Dijital Hizmet Vergisi Bir Gelir Vergisi mi?

Türk vergi sisteminde vergiler kaynağına göre gelir vergisi ve harcama vergisi olarak sınıflandırılabilir. Gelir Vergisi Kanunu’nun 1. maddesine göre gerçek kişilerin gelirleri gelir vergisine tabidir. Aynı Kanun’un 2. maddesinde ise gelire giren kazançlar sayılmıştır. Bunlar; ticari kazançlar, zirai kazançlar, ücretler, serbest meslek kazançları, gayrimenkul sermaye iratları, menkul sermaye iratları ve diğer kazançlardır. Harcama üzerinden alınan vergiler ise KDV, ÖTV, gümrük vergisi, damga vergisi ve servet üzerinden alınan vergiler olarak sayılabilir.

Dijital hizmet vergisinin hukuki niteliği itibariyle gelir vergisi mi yoksa harcama üzerinden alınacak bir vergi mi olduğu doktrinde tartışmalıdır. Türkiye’nin de tarafı olduğu Çifte Vergilendirmeyi Önleme Anlaşması ile vergi konusu gelir birden fazla ülkede vergilendirmeye tabi ise kişinin hem gelir kazandığı ülkede hem de ikamet ettiği ülkede ayrı ayrı vergi ödemesinin önüne geçilmek amaçlanmıştır. Örneğin Almanya’da yaşayan bir Türk vatandaşının Türkiye’de sahip olduğu gayrimenkulden elde ettiği kira gelirini vergilendirme hakkı öncelikle Türkiye’ye aittir. Türkiye’de bu gelir üzerinden ödenen vergi adı geçenin başkaca bir geliri olmadığı müddetçe nihai vergi olup, Almanya’da ayrıca vergiye tabi olmayacaktır. Dijital hizmet vergisinde ise dijital gelirin hangi ülkede elde edildiği tartışmalıdır. Dijital iş yeri diye bir kavram henüz mevzuatta yer almamaktadır. Dolayısıyla Türkiye’de dijital hizmet vergisi bir gider vergisi olarak kurgulanmıştır.

Bu vergilerin mükellefleri; belirttiğimiz gibi ilk grupta Google, Facebook, Instagram gibi kullanıcıların verilerini alarak onlara ilgi alanlarına göre reklamcılık hizmeti sunan platformlar, ikinci grupta Spotify, Apple Music, Youtube Music çevrimiçi içerik satan uygulamalar, üçüncü grupta ise dijital ortamda mal ve hizmet satışı yapan e-ticaret siteleridir. Ülkemizde özellikle üçüncü gruba dahil olan yani internet üzerinden mal ve hizmet satışı yapan pek çok e-ticaret platformu vardır ve bunların Google, Instagram, Spotify gibi büyük teknoloji firmalarıyla aynı oranda vergiye tabi tutulması ilk bakışta adaletsiz gibi gözükmektedir. Diğer OECD ülkeleriyle kıyasladığımızda oradaki dijital hizmet vergisi oranları %3-%4 bandındayken Türkiye’de bu oranın %7,5 olması oldukça yüksek kabul edilmektedir. Fakat cumhurbaşkanına tanınan vergi oranlarını düşürme ve arttırma yetkisi, yerli firmalar için bir avantaj olarak da kullanılabilir. Ayrıca dijital hizmet vergisi, merkezi yurt dışında bulunan dijital hizmet sağlayıcıları için vergi düzenlemesi getirerek yerli ve yabancı şirketler için daha eşitlikçi ve adil bir rekabet ortamı vaat etmektedir.

Günümüz gelişen teknolojisinde ve özellikle koronavirüsten sonraki süreçte tüketicilerin e-ticaret siteleri üzerinden alışveriş yapma eğilimleri artmaktadır. Sosyal temasa girmek istemeyen insanların sosyalleşme ihtiyaçlarını dijital dünyada gidermek istemesi son derece olağandır. Hasılatını bu şekilde arttıran ve dijital hizmet vergisinin mükellefi haline gelen şirketlerin sattığı ürünlerde dijital hizmet vergisinin kullanıcılara bir fiyat güncellemesi olarak yansıtıp yansıtmayacağı ise hala bir soru işaretidir.

–

Kaynakça

[zombify_post]

The post Dijital Hizmet Vergisi Nedir? appeared first on LawTudent.

]]>
https://lawtudent.com/makale/dijital-hizmet-vergisi-nedir/feed/ 0