Geçen ay, ülkemizdeki hayvan haklarına ilişkin son durum değerlendirmesi yapmıştım. Ve değerlendirme, maalesef, pek de iç açıcı değildi. Ve ister istemez beni, yazarken derinden duyduğum, “nereden nereye” hissi çok üzdü. Neden üzüldüğümü, sizlere de anlatmasam olmazdı. O nedenle, sizi Osmanlı dönemine götürmek istiyorum:

İstanbul'un fethinden beri köpekler, İstanbul’un bir parçası haline gelmiş. Bizans döneminde, daha çok kedilerin hakim olduğu kentte, Türklerle birlikte, köpekler dokunulmazlık kazanmış. Osmanlı’nın en ihtişamlı dönemi olan Kanunî Sultan Süleyman döneminde kaleme alınmış seyahatnamede, Osmanlı’nın hayvan sevgisi işlenmiş; Türklerde at sevgisine ve özellikle sokak hayvanlarına karşı merhametli ve müsamahakâr ve fedakâr oluşlarına vurgu yapılmış.
Ahlaklılık ve merhametlilik temel prensipleri içerisinde, her canlının hayat şartlarını düşünen ve bu konuda önemli kararlara imza atan Osmanlı Devletinde, sokak hayvanları, kanunlar çerçevesinde, devlet güvencesinde korunmuş. Hayvanlar için sağlanan Devlet korumasının yanı sıra, Osmanlı halkı da hayvanları koruyup kollamaktayken, halk, hayvanlarla beraber yaşar, hayvanlara karşı özenli ve duyarlı davranır, ihtiyaçlarını gidermek için elinden geleni yaparmış.
Osmanlı evlerinde, hem yeşillikle, hem de hayvanlarla iç içe yaşanır; Kumru ve güvercinler, kendilerine yem verilen fakat kafese hapsedilmeyen diğer ev ortakları kabul edilirken; çatı aralarında kırlangıçlar, bacalarda leylekler yaşar, kuş yuvalarını bozmak günah sayılırmış. Yeni bir inşaat yapılırken, kuşlar, güvercinler unutulmaz; onlar için binalara, mutlaka su yalakaları yapılırmış.

Osmanlı halkı arasında, pazarlardan satın aldıkları kuşları azat etmek, önemli bir hareket sayılır, muhtaç durumda olan insanlar için açılan aş evlerinde, insanların dışında kedi ve köpekler de doyurulur; Hayvanlara bakılması için uşak tutulur, maaş verilir, fırıncılara ve kasaplara, köpekler için aylık para verilirmiş. Osmanlıda halk, vasiyetnamesinde sokak köpeklerine de yer verir, onlara da bir miktar ayırırmış.
Hayvanlar için kurulan vakıflar da tarihte yerini özenle almış; Kedilere ciğer, zayıf hayvanların otlayıp beslenmeleri için mer’alar ve çayırlar vakfedilmiştir. Yine, göçmen kuşların göçmelerine yardımcı olmak için, kış aylarında kuşların beslenmesi için, hasta ve garip leyleklerin bakım ve tedavisi için ve hayvanlara gıda ve su verilmesi için vakıflar kurulmuştur. Kurtlar gibi vahşi hayvanların dahi kışın açlık çekmemeleri için dağlara yiyecek bırakmak yolunda vakıflar yapılmıştır. Mimar Sinan’ın yapıp vakfettiği çeşmesinden su içmeğe gelen hayvanlar için özel dinlenme yeri olarak 260 x 160 arşın büyüklüğünde arazi vakfetmesi ise çok çarpıcıdır.
Ayrıca, o zamana has, şimdilerde ise ne olduğu bilinmeyen Mancacılık mesleği varmış: Mancacı, kedi köpek yiyeceği demek olan mancayı, satar; dileyen, Mancacıdan aldığı yiyecekleri hayvanlara verir, dileyen parasını verir Mancacı onların yerine sokak hayvanlarını düzenli olarak beslermiş.

Bir ata, katıra veya deveye fazla yük yüklenmesi halinde, zabıta memurlarına, hayvanın bu mağduriyetine engel olma ve hayvanın dinlenmesini sağlama yetkisi verilmiş. Yine zabıta memurları, sahipli hayvanların karınlarını kontrol eder, iyi beslendiğine kanaat getirmedikleri hayvanların sahiplerine ağır cezalar keserlermiş. Ağır yük taşıyan atların, cuma günü ikindiden sonra tatil etmeleri sağlanır, yükleri boşaltıldıktan sonra üzerlerine dahi binilmez, top çeken büyük baş hayvanlar, yaşlanınca satılmaz, ölene kadar iyi bakılmaları için maaşa bağlanırlarmış.
Dolmabahçe’de kuş, Üsküdar’da kedi hastaneleri, cami ve mezarlıklardaki suluklar, kuş evleri, sonbaharda geri dönemeyen ve yardıma muhtaç leylekler için açılmış dünyanın ilk hayvan hastanesi olan Bursa’daki Düşkün Leylekler Evi, hayvanlara karşı duyulan hassasiyetin en güzel canlı örnekleri…
Ancak, ne yazık ki, hayvanlara karşı bu hassasiyet ve adil yaklaşım, Osmanlı toprakları üzerinde batı kültürünün etkisinin artmasıyla birlikte azalmaya başlamış ve o etki ile başlayan erozyon da, günümüze artarak hatta çığırından çıkarak gelmiştir.
Galata'da gezerken köpek saldırısına uğrayan İngiliz turistin, köpekten kaçarken yüksek bir yerden düşüp ölmesi üzerine, Sultan II. Mahmut, önce sokak köpeklerinin toplanıp şehir dışına bırakılmasına karar vermiş; vicdanlı halkın isyanı üzerine, köpeklerin şehir dışına sürgününü durdurmuştur.
Yine II. Abdülhamit, çıkan kuduz salgınında dahi, köpekleri boğdurmak, yaktırmak veya şehir dışına yollamak yerine, kuduzla savaşmayı seçmiş; Kuduzu engellemek için dünyanın üçüncü kuduz enstitüsünü, İstanbul'da açmıştır.

Ne olduysa, İttihat ve Terakki dönemi ile başlamış; 1910 yılında yaşanan “Hayırsız Ada” vakası, tam bir felaket ve Osmanlı için yüz karası olmuştur. Yaklaşık 80 binden fazla sokak köpeği, 3 ay boyunca toplanarak vapurlarla Hayırsız Ada’ya taşınmış; köpekler, açlığa, susuzluğa ve sıcağa terk edilmiştir. Hayvanların ulumalarının, acı iniltilerinin, taa İstanbul sokaklarından duyulduğu ve bir süre sonra, sıcaktan, açlıktan ve birbirlerini parçalayarak ölen hayvanlardan hiç ses gelmediği, anlatılanlar arasındadır… Bu acı ölümlerin akabinde başlayan Balkan harbi de, bu katliamın uğursuzluğu olarak kabul edilmiştir.
(Burada, şu önemli hususu bir kez daha, iyice anlamamız gerekiyor; TOPLU HALDE ÖLDÜRMEK, yok edilmeye çalışılan sokak hayvanı sorununa bir çözüm olabilseydi eğer, öldürülen 80 binden fazla köpekten sonra, bugün hala sokaklarımızda, köpeklerimiz olmazdı. Bu nedenle, çözüm asla, toplu öldürmekte olamaz.)
Ne yazıktır ki, çoğumuz, Osmanlı’daki bu hayvan sevgisinden bihaberiz. Bildiğimiz tek şey ise, “hayırsız ada katliamı”. Oysa, Osmanlı Devleti’nin hayvanlara karşı bu hassas ve adil yaklaşım ile yaptığı düzenlemeler, sadece tarihteki diğer milletlere değil, günümüzdeki dünya medeniyetlerine dahi, örnek teşkil edecek mahiyette. Biz ise, her zaman olduğu gibi, sadece medeni ülkelerin yoz taraflarını kendimize örnek almaktayız. “Batı yapıyorsa, doğrudur” mantığından vazgeçilmeli, akıl süzgecinden muhakkak geçirilmelidir. Kaldı ki, günün sonunda, medeni dediğimiz bu ülkelerin, çok değil, belki 50 yıl önce, tüm sokaktaki hayvanlarını, gaz odalarında zehirleyerek öldürdüğünü, bugün de “hayvan refahı” kavramı altında öldürmeye devam ettiğini, unutmamak gerekir.
Tekrar günümüze geldiğimizde, tarihe geçen o kara lekeden hiç ders alınmadığını görmek, gerçekten çok acı verici. Türkiye, bugün yeni bir katliamın eşiğinde durmakta; ICAM önderliğinde, ülkemizden de hayvan korumacı dernekler, yetkililer ile birlikte işbirliği halinde, bunu nasıl yapacaklarını tartışmaktadır.
Dışardan gelen yabancılar, bizim ülkemizin geçmişten gelen kendi “kültürü” üzerinde karar vermekte, bizden de yetkililer, buna yardım etmektedir. Kaldı ki, 2004 tarihli Avrupa Birliği Anayasasının III – 121 sayılı maddesi; “Birlik ve üye devletler, hayvanların duygulu varlıklar olması nedeniyle, üye devletlerin, özellikle törelerine, bölgesel mirasa ilişkin mevzuatına, geleneklerine saygı göstermek kaydı ile hayvan refahının gereklerini dikkate alır”, şeklinde düzenlenmiştir ve bu madde uyarınca; hiç bir Birlik ülkesinin, bizden, sokak hayvanlarımız hakkında, talepte bulunma hak ve yetkisi bulunmamaktadır. (İspanyadaki boğa güreşlerinin yasaklanmasının önü kapayan madde de, yine, aynı bu maddedir.)

Sokaklarımızdaki hayvanlar, bizim kültürümüzün çok kıymetli bir parçası; bize, Osmanlının, CANLI mirasıdır. Osmanlı’ya hayranlığın tavan yaptığı bir dönemde, bu gün, Osmanlı halkının o merhametinden, adaletinden eser olmadığını görmek, gerçekten çok ıstırap verici.
Bugün, bir günümüz, toplu itlaf haberi, bir hayvan şiddeti olmadan geçmiyorken, kapı önüne konan bir kap su, bir kap mama kavga konusu teşkil ederken, kuş sesi şikayet sebebi oluyorken, insan gerçekten alamıyor kendini merak etmekten: Nerede şimdi, mahlukatı beslemenin, korumanın, gözetmenin bir bereket, bir hayır kapısı eşiğinden geçmek olduğuna inanan o güzel insanlar?
Nereden nereye….
[zombify_post]
0 Yorum