Uluslararası Hukukta Kuvvet Kullanımı Meselesi Üzerine

6 min


72

Değerli okuyucular, bu yazıda uluslararası hukukta devletlere karşı kuvvet kullanımı üç aşama halinde incelenecektir; İnsancıl Müdahale, Koruma Sorumluluğu İlkesi ve son olarak Korurken Sorumluluk İlkesi. İnsancıl müdahalenin ortaya çıkışı ve elzem örneklerini inceledikten sonra 2000’li yıllarda ortaya çıkan Koruma Sorumluluğu ilkesini Libya ve Suriye örneklerinde inceledikten sonra Brezilya tarafından önerilen Korurken Sorumluluk ilkesinden bahsedeceğim. 

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi
1945’te imzalanan BM Anlaşması’nın en önemli kısımlarından birisi m.2/f.4 idi. Zira bu madde ile bırakın devletlerin birbirine karşı kuvvet kullanmasını, tehdit etmesi bile yasaklanmıştı. Bu madde aslında 1648 Westphalia Anlaşmasındaki klasik egemenlik anlayışının aynen tekrar edilmesiydi. Nitekim Westphalia’nın en önemli özelliklerinden birisi devletlerin egemenliğini eşit gördüğü için birbirlerinin içişlerine karışmasını yasaklamasıydı. Fakat bu ilkenin iki adet istisnası bulunuyordu; meşru müdafaa ve BM Güvenlik Konseyi kararı ile insancıl müdahale yapılması halleri. BM Anlaşmasına göre BMGK karar alırken insan hakları ihlallerini uluslararası barışı tehdit olarak değerlendirmeli ve insancıl müdahale kararı vermelidir. Uygulamaya baktığımızda ise ne yazık ki işler bu şekilde ilerlememiştir. Öncelikle 1990 yılında Irak'ın Kuveyti işgali, 1994’te Ruanda'da 800 bin Hutu ve Tutsi'nin katledilmesi, 1995’te Avrupa'nın hemen yanı başında Sırpların yaşlı-çocuk demeden 8 bin Boşnak'ı katletmesi olaylarında BM Güvenlik Konseyi sorumluluk almaktan kaçınmış ve sadece izlemişlerdir. Tüm bu süreç boyunca Güvenlik Konseyi üyeleri sorumluluk almaktan sürekli çekinmiştir ve artık değişim zorunlu hale gelmiştir.  Ruanda Katliamı
Bunların üzerine 1999 yılında BM Genel Sekreteri Kofi Annan devletlerin egemenlik anlayışlarını revize etmeleri gerektiğini talep ederek değişimin sinyallerini vermiştir. Nitekim 2001 yılında ad hoc (niyete özel) olarak ‘Müdahale ve Devlet Egemenliği Komisyonu’ kuruldu ve birbirinin mütemmim cüzü niteliğinde iki karar alındı. 

Bunlardan birincisi Westphalia düzeninde ve egemenlik anlayışında marjinal bir değişiklik yaratan ‘Sorumluluk Olarak Egemenlik’ anlayışıdır. Buna göre egemenlik, devletin içişlerinde istediğini yapma yetkisi veren bir kurum değil; vatandaşlarını soykırım, etnik temizlik, savaş suçları ve insanlığa karşı suçlardan korumasının bir yansıması olarak görülmüştür. Şayet devlet bu sorumluluğunu yerine getirmezse failed state (başarısız, güçsüz devlet) kategorisine girer ve BMGK harekete geçip askeri müdahaleye kadar uzanan bir takım müdahalelerde bulunur.  

İkinci önemli karar ise insani müdahalenin sistematikleştirilmiş hali olan ‘Koruma Sorumluluğu’ ilkesidir. Bu ilke tabii ki insani müdahaleden daha farklıdır, örneğin en büyük farkı, Koruma Sorumluluğu ilkesinin üç sütunlu bir düzen içerisinde uygulanmasıdır. Bu üç sütun üç farklı sorumluluk içeriyor: Önleyici sorumluluk, harekete geçme sorumluluğu ve yeniden inşa sorumluluğu.

Teoride gayet demokratik ve insan haklarına saygılı bir kurummuş gibi gözükse de, koruma sorumluluğu uygulamada o kadar da başarılı olamadı. 2005 yılında tüm üye devletlerce kabul edilen Koruma Sorumluluğu ilkesi, bu tarihten itibaren iki önemli olayda kendini gösterdi: Amaçlarının tamamen dışına sapmış bir Libya müdahalesi ve bir türlü müdahale edilemeyen Suriye örneği. Şimdi bu iki ülkeyi de koruma sorumluluğunun üç sütununa göre değerlendirelim.

2010 yılına gelindiğinde Arap dünyasında nereden çıktığı belli olmayan bir takım özgürlükçü talepler halkları adeta kaynatmaya başladı. Mısır ve Tunus'un ardından Libya'ya da sıçrayan bu siyasal-silahlı çatışmalar sonucu, dönemin lideri Muammer Kaddafi, tüm isyancılardan intikam alacağını ve onları yok edeceğini haykırmaya başladı. Bunu gören BM derhal harekete geçti. Önleyici Sorumluluk kapsamında silah ambargosu, seyahat yasağı gibi yaptırımlar uygulansa da caydırıcı etkisi olmadı. Bunun üzerine, Harekete Geçme Sorumluluğu kapsamında NATO’ya askeri müdahale için yetki verildi. NATO, asıl hedefi halkı silahlı çatışmalardan korumak iken, halkı göz ardı edip rejimi değiştirme yoluna gitti. 

NATO bu olayda askeri müdahalenin haklı neden ve son çare ilkelerine uysa da, özellikle orantılılık ilkesini ihlal etmişti. Verilen yetkinin çok geniş olduğu apaçık ortadaydı. Bunun sonucunda Rusya'dan çok çarpıcı bir açıklama geldi. Putin, Libya'da yapılan şeyin açık bir haçlı seferi çağrısı olduğunu dile getirmişti. Son olaraksa, Yeniden İnşa Sorumluluğu aşamasında bir nebze de olsa başarılı olunduğu dile getirilmelidir.

Fakat Suriye meselesine baktığımızda, şartların oluşmasına rağmen koruma sorumluluğu bir türlü devreye girmemiştir. Arap Baharı uğradığı ülkelerde iktidar veya rejim değişikliklerine yol açarken, Suriye'de, Devlet Başkanı Beşşar Esad'ın çabaları ile bir iç savaş halini almıştır. 2011’den itibaren reform talep eden gruplar ve Esad rejimi arasındaki çatışmalarda 400 binden fazla insan yaşamını yitirmiş ve milyonlarcası göç etmek zorunda kalmıştır. Gerek BMGK, gerekse de Arap Birliği defalarca barış görüşmeleri başlatmış olsa da, iki taraf da anlaşmaları ihlal edip savaşı ateşlendirmeye devam etmiştir. 

Suriye İç Savaşından Bir Görüntü
Koruma Sorumluluğu'nun uygulanamamasının sebeplerine bakacak olursak, karşımıza ilk olarak daimi üyelerin kesin veto hakkı çıkar. BRICS ülkelerinden ikisi, Rusya ve Çin, bu konuda hep çekimser kalmıştır. 2010-2011 yılında geçici temsilci olan Brezilya da sürekli çekimser oy kullanmıştır. İşin özünde Rusya ve Çin’in vetolarının pek demokratik temelde olmadığı da apaçık ortadadır. Nitekim, Rusya, Suriye üzerinden büyük bir Ortadoğu politikası gütmektedir. Rusya'nın asıl hedefi etki alanını genişleterek bölgede başat ülke konumuna gelmektir. Diğer yandan Çin’e baktığımızda, son günlerde yaptığı açıklamalardan artık Suriye'de varlık göstermek istediğini anlayabiliriz. 

(Anlaşma masasıydı!)
Koruma Sorumluluğu ilkesinin bu kapsamda demokratik olmadığı ve büyük devletlerin küçük devletler üzerinde baskı aracı olarak kullanıldığı bir kurum olduğu aşikardır. İşte tam da bu aşamada 2011 yılında BM Genel Kurulunda Brezilya Devlet Başkanı tarafından ortaya atılan Korurken Sorumluluk ilkesi ortaya çıkmaktadır. Devlet Başkanının konuşmasından sonra Brezilya BM Büyükelçisi tarafından BM’ye sunulan “Responsibility while Protecting: Elements for the Development and Promotion of a Concept” adlı mektup, bu yeni ilkenin ana hatlarını açıklar niteliktedir.

Bu ilke kendisini bir anlamda Koruma Sorumluluğu ilkesinin hatları üzerine inşa etmiştir. Buna göre; Koruma Sorumluluğu kapsamındaki sorumluluklar sıkı bir siyaset ile uygulanmalı; kuvvet kullanımından önce tüm olası analizler yapılmalı ve en barışçı yollar tüketilerek çözüme gidilmeli; bu konudaki esas yetkili kurum BMGK olmalı; verilebilecek yetki belgelerinin zamansal, hukuksal ve operasyonel sınırlarını kesin hatlarıyla çizilmeli ve en önemlisi uygulamanın BM tarafından sıkı bir denetim mekanizması ile denetlenmesini önermektedir.

Özetle, son yıllarda meydana gelen devletlere karşı silah kullanımı konusu, bu konuda uygulanan öncelikle insani müdahale kavramını, ardından Koruma Sorumluluğu ilkesini tartışmaya açmıştır. Devletlerin egemenliğinin sonucu olan bir ilke uygulamada anti-demokratik sonuçlar doğurunca Brezilya tarafından Korurken Sorumluluk ilkesi ortaya atılmıştır. Brezilya'nın bu çözüm önerisini yapmasının en önemli nedeni, gerek koruma sorumluluğunun sistematikleştirildiği dönem, gerekse de uygulamada başarısız olduğu dönemde BMGK geçici üyesi olmasıdır. Bu süreçlerde Brezilya'ya destek olarak daimi üyelerden Rusya ve Çin vardır. 

[zombify_post]


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla Paylaşın!

72

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.