Hukukun Toplumsal Yaklaşımla İrdelenmesi

6 min


54

Hukuk, Egemen Sınıf İçin Bir Baskı Aracı  Mıdır?

Hukuk,  işlevsel yönüyle bir arada yaşayan insanların ve onları yöneten iradenin uyması gereken kurallar silsilesi olarak tanımlanabilir. Ancak hukuku, egemen sınıfın toplum üzerinde baskı kurmak üzere kullandığı bir araç olarak da nitelendirenler olduğunu biliyoruz. Frederick Engels, "Hukukçular Sosyalizmi" başlıklı yazısında ''Bütün tarih boyunca, başlangıçtan günümüze dek, şu ya da bu ölçüde yürürlüğe konmuş yasalar yalnızca sınıf egemenliğine ve sınıf sömürüsüne dayalı toplumsal ilişkileri korumuşlardır.'' diyerek bu husus üzerine parmak basmaktadır. Bu bakımdan, hukukun sadece egemen sınıfın amaçları için bir baskı aracı olup olmadığı sorusunun yanıtlanması önem kazanmaktadır. 

Hukuk bu şekilde anlamlandırıldığında, hem kurallar silsilesi  olarak hem de kurumları bakımından iktidarın kullandığı bir araç olarak görülebilir. Gerçekten de sınıflı toplumlarda hukukun, ekonomik gücü ve siyasal iktidarı elinde bulunduran sınıfların iradelerinin bir yansıması olarak ortaya çıktığı bilinmektedir. Totaliter/otoriter yönetimlerin, baskıyı sürdürmek için pozitif hukuk metinlerini katı bir biçimde düzenledikleri, kuralları uygulayan kurumları buna göre yapılandırdıkları, bazı kavramları kutsallaştırdıkları, dokunulmaz alanlar yarattıkları aşikardır. Egemen sınıfın hasıl olduğu bu tip toplumlarda da hak, adalet, eşitlik ve özgürlük kavramları ne kadar idealize edilirse edilsinler sınıfsal bir nitelik taşımaktan öteye gidemezler. Hiçbir sınıflı toplumda hukuk, sınıflar üstü bir konuma sahip olamamıştır, olamaz da. Zira egemen sınıf bu kavramlara kendi damgasını vurmaktadır. 

Ortaya konulan böylesi bir hukuk anlayışında yasallık bakımından bir sorun yaşanmasa da meşruluk sorunu yaşanacağı açıktır. Hukuku salt pozitivizme indirgeyen bu anlayışa günümüzde hukuk demek artık mümkün gözükmemektedir. Gerçi egemen sınıfın, kendi hükümranlığını sürdürmek için değişen koşullara uyum sağlama yeteneği olduğu gizli saklı değildir. Ancak, hukuk adalet duygusundan kopartıldığında, geriye hukuk adına bir şey kalmayacağı göz ardı edilmemelidir. Çünkü tek tek bireylerden ve toplumun kamusal vicdanından, adalet duygusu ve arayışını söküp atmak olası değildir. Hukuk ve adalet idesi özdeşliği bundandır.

Otoriteye Bașkaldırı : İnsan Haklarına Dayalı Hukuk Sistemi 

Siyasal tarihi ve hukuk tarihini incelemeye aldığımızda iki ayrı hukukun varlığı karşımıza çıkmaktadır : Baskıya dayalı hukuk ve bu hukuka karşı verilen mücadeleler sonucunda ortaya çıkan, insan haklarına dayalı hukuk. Baskıyla ve zorbalıkla yönetilen sınıf ve tabakalar tarafından siyasal iktidarı elinde bulunduran egemen sınıflara karşı bir hak ve özgürlük mücadelesi verilegelmiștir. Tarihin ünlü köle ve köylü isyanları ve işçi sınıfı tarafından gerçekleştirilen devrimler buna örnek teşkil etmektedir. 

Verilen bu mücadeleler sonucunda birçok hak ve özgürlük elde edilmiştir. Yakın zamanımızda; genel oy hakkının kazanılması, 8 saatlik iş günü yasası, sosyal güvenlik sistemi, İş Kanunu gibi çeşitli hak ve yasalar egemen sınıfa karşı verilen mücadeleler sonucunda alınmıştır. Egemenler bu mücadeleler karşısında kendi otoritelerinden birtakım ödünler vermek zorunda kalmışlardır. Bu haklar da günümüz Anayasalarında ''temel hak ve özgürlükler'' başlığı altında toplanmıştır. Bu hakların kazanılmasıyla birlikte de insan haklarına dayalı hukuk sistemi ortaya çıkmıştır. Kanaatimce, hukuk hak kelimesinin çoğulu olduğuna göre, hak kavramına uygun düşen hukuk sistemi de bu olmaktadır. 

Adalet 

Hukuk ve adaleti özdeș olarak gösterip adalete değinmeden de  geçemeyiz. Günümüzde adalet kavramı sadece bir duygu olarak değil yerine getirilmesi gereken bir talep olarak, toplumsal yaşamın sürdürülmesinde vazgeçilmezliğini korumaktadır ve koruyacağı da açıktır. Bu nedenle insanlarda ve toplumda adalet duygusu ve istemi var oldukça hukuku sadece baskı aracı olarak görmek doğru değildir. 

Yönetici sınıfın ve iktidardakilerin adalet gereklerini ve toplumun adalet duygularını tatmin gereksinimini göz ardı etmesi demokratik rejimle yönetilen/ öyle görünen toplumlarda mümkün değildir. En azından görünüşte dahi olsa hak arama olanaklarının ve adalet arayışının varlığını bireylere, topluma tanımak bir zorunluluk teşkil etmektedir. 

Öte yandan; adalet arayışının sürdürülmesi, mevcut hak arama mekanizmalarından bu amaçla yararlanılması ve bu olanakların genişletilmesine dair çalışılmaların yapılması bir insanlık görevidir. İnsanlık tarihi boyunca üretilip hayata geçirilen değerler sistemi içerisinde hukukun önemli bir yer tutması bundandır. Hukuk, toplumsal yaşamın geldiği bu aşamada artık doğal bir toplumsal kültür öğesi olmuştur. Hatta toplumsal yaşamın üzerinde sürdürüldüğü bir zemin olma özelliği de hukuka aittir. Hak kelimesinin çoğulu olarak tanımladığımız ve insan haklarına dayalı hukuk sistemini bu çerçevede asıl olarak addettiğimiz hukuku  değerli kılan da budur. Herkes için adaletin yerine getirilmesine hizmet ediyor olmasıdır. 

Öyleyse hukuku sadece egemen sınıfın oyuncağı gibi değerlendirmek; bir bakıma insanlığın geçmişten bu yana süregelen mücadele, azim ve kararlılığını inkar etmek ve ulaştığı kazanımlarından vazgeçmek anlamındadır. Kaldı ki hukuku araçsallaştırmak egemen sınıfın dayatmalarını kabul anlamında, edilgen ve yazgıcı bir anlayışı yansıtmaktadır. Kuşkusuz hukuk, tüm toplumsal sorunları çözen bir mekanizma olarak da görülemez, görülmemelidir. Bu nedenle hukuku fetişleştirmek en azından hukuku değersizleştirmek kadar yanlış bir tutumdur. Önemli olan hukukun kime hizmet ettiğinin farkında olmaktır. 

Bu Sistemde Bizim Rolümüz Nedir? 

Bizler, adaletsizliği kaçınılmaz bir yazgı olarak değil, kabul edilmez bir sonuç olarak görüyoruz. Adaletsizlikler karşısında; özgürlük ve eşitliği aynı anda gerçekleştiren, toplumun ürettiği değer, olanak ve fırsatlardan herkesin hakça yararlandığı paylaşımcı, dayanışmacı bir toplumsal sistemi ve böyle bir düzenin üstün hukuk anlayışının savunucuları olmayı hedefliyoruz. Hukukun üstünlüğünün gerçekleşmesi için çaba göstermek her hukukçunun tabî görevidir. Hukukun üstünlüğü kavramı; hukuksal değerlerin üretilmesi, üretilen hukuksal değerlerin kurallaştırılması ve kuralların uygulanmasının sağlanması süreciyle birlikte değerlendirilmelidir. Toplumsal sorumluluk taşıyan hukukçuların, bir nevi adaletin şövalyeleri olan hukukçuların  her üç aşamada da kendilerini görevli kabul etmeleri gerekmektedir. Yeni hukuksal değerlerin üretilmesinde, eskimiş anlayışların değişimi için verilecek mücadelede hukukçular her daim öncü olmalıdırlar. Aynı şekilde siyasal erkin kurallaştırma çalışmaları sırasında da hukukçular toplumsal güçleri harekete geçirerek kamuoyu baskısı yaratmalıdır. 

Hukukun soyut bir kavram olmaktan çıkıp hayatın gerçekleriyle yüzleştiği asıl alan ise yargıdır. Oluşturulan kurallar burada teraziden geçmekte, adalet burada canlılığına kavuşmaktadır. Bu nedenle yargı mekanizmasının gerek muhakeme sistemi, gerekse yargı dışı kurumlar aracılığıyla adil şekilde işletilmesi talebi bizlerle birlikte yola çıkanların temel hedefi olacaktır. 

Sonuç olarak hukuk; nereden baktığımıza bağlı olarak ister değerler sistemi olarak görülsün, isterse iktidarın baskı aracı olarak değerlendirilsin, bireysel ve toplumsal yaşantımız bakımından büyük önem taşımaktadır. Olaylara ve sorunlara toplumcu bir anlayış ve bilinçle bakan bizlerin üzerine düşen görev: hukuka bu bakış açımızla değer katıp onu mücadelemizin zemini olarak kullanmaktır. Bu mücadelenin verimli ve anlamlı bir sonuç doğurabilmesi için hukukun üstünlüğünün her üç aşamasında da demokratik bir ortamın ve örgütlü toplumun varlığı şarttır. Hak ve adalet kavramları ancak böyle bir ortamda hayat bulabilir.

[zombify_post]


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla Paylaşın!

54
Nuran

Akıllı bir deli, ateşle sevgili

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.