Batı Orta Çağ’ında Adalet

Bu yazımızda Orta Çağ Batı coğrafyasındaki ideal adalet arayışının gelişimini incelemekteyiz.9 min


40

Batılı bir fikir adamı olarak Voltaire, Orta Çağ için, “O çağın tarihini bilmek, sadece aşağılamak için gereklidir.” der[1]. Nitekim bu çağ için yaygın olarak “karanlık çağ” tabiri kullanılmaktadır. Böyle bir bakış açısının ardında yatan sebepleri anlamak için dönemin düşünce atmosferini incelemek gerekir.

Öncelikle belirtmek gerekir ki Batı’nın Orta Çağ felsefesi, kaynağını çok daha eskilerden almaktadır. Bu kapsamda ilk zikredilmesi gereken isimlerden biri Cicero’dur. Cicero, M.Ö. 52 yılında yazmaya başladığı Yasalara Dair isimli eserinde, “Adalet için yaratıldığımız ve adaletin insanoğlunun görüşünde değil, Doğa’da temellendiği, filozofların tartışmalarından çıkan en önemli gerçek olmalı.” diyerek insanoğlu eliyle şekillenemeyecek bir adalet anlayışı ortaya koymaktadır[2].

Cicero’nun temelini Doğa’da bulduğu adalet görüşü, Augustinus’ta “Tanrı Devleti” olarak kendini göstermektedir. Augustinus’un, İtiraflar isimli eserinde geçen “İçsel, hakiki adalet nedir hiç bilmiyordum; oysa bu adalette hükümler geleneklere göreneklere göre değil, her şeye gücü yeten Tanrı’nın yasasına göre veriliyordu.[3] ifadesi, onun, gerçek adaleti Tanrı yasasında bulduğunu göstermektedir. Böylece adil bir toplum da ancak böyle bir yasaya göre yönetilen bir devlette söz konusu olabilecektir. Tanrı’ya hitaben yazdığı eserinde geçen “Adil bir toplum demek, sana itaat eden bir toplum demek değil mi?[4] sözleri de, konuyla ilgili görüşünü ortaya koymaktadır.

Augustinus’tan sonra ortaçağı etkileyen bir isim olarak Büyük Gregorius’tan bahsedilebilir. Gregorius’un, görüşleriyle ve Kutsal Yazılar’ın tefsiriyle kilisede bin yıl boyunca kabul gördüğü ifade edilmektedir[5]. Kaleme aldığı Kılavuz Kutsal Kitabı, Katolik Kilisesi’ndeki hiyerarşinin oluşmasında temel etken olarak görülmektedir[6].

11. yüzyıla gelindiğinde, ismini Papa VII. Gregorius’tan alan ve “Gregoryen Devrimi” olarak anılan bir fikri dönüşüm hareketi meydana gelmiştir. Papalar, Papalık Kurumu’nu oluşturmuş, Roma Kilisesi’ni inşa ve ihya etmişlerdir[7]. Böylece Augustinus’tan beri başında İsa olan evrensel toplum tasarısı, yerini Papalığın denetimi altındaki bir topluma bırakmıştır. Bu yeni tasavvur, Augustinus’un görüşlerinden bazı farklılıklar arz etmektedir. Örneğin Augustinus, bazı insanların esenlik, bazı insanların ise Cehennem için yazgılandıklarına inanmakta iken kilise bu görüşü yadsımıştır. Yine Augustinus, devletin Hristiyan olması gerektiği tezini öne sürmüş, fakat bu görüş, yerini ikili örgütleniş düşüncesine bırakmıştır. Buna göre ruhsal sorunlar kilisede, dünyevi sorunlar ise hükümette hâlledilmelidir[8]. Söz konusu görüşü Papa Gelasius, şu şekilde ifade etmiştir: “Bu dünyayı yöneten iki dizge vardır: Rahiplerin kutsal yetkileri ve krallığın erki.[9]

Gregoryen Devrimi’nden Protestan reformuna kadar Kilise güçlenmeye başlamış, Batı toplumu üzerinde tahta oturmuştur. Kendisini bütün Batı toplumunu yönetecek güçte gören Kilise, kralları kınamış, tefeciliği yasaklamış, uyum sağlamak adına her şey sonuçsuz kalınca son çare olarak Engizisyon’a başvurmuştur. Kutsama yoluyla birey ve aile yaşamını denetlemiştir[10].

12 ve 13. yüzyıllar, bir sosyal devrimin başlangıcına şahit olmuştur. Bazı yeni meraklar uyanmış, “Rönesas” olarak adlandırılan fikir ve sanatta yenilik hareketleri cereyan etmiştir. Bu çerçevede eski eserler de yeniden gün yüzüne çıkarılmıştır. Aristoteles felsefesi, Roma hukuku, Yunan bilimi, Müslümanlara ait eserler okunmaya başlanmıştır. Bununla birlikte sanat ve bilimin yine kilise ile bağlantılı olduğu görülmektedir. Entelektüel kesimi rahipler oluşturmaktadır. Dolayısı ile ortaçağ düşüncesinin ilahi bir karakteri olduğu görülmektedir. Felsefe, teolojinin kölesi değilse de onunla kaynaşmış hâldedir. Konuyla ilgili olarak Ernst Troeltsch’in şu sözleri dikkat çekicidir: “Aslında Kilise’den ve ideallerinden bağımsız olarak tanrısal bir hakka sahip olunduğunu hissedecek ve iddia edecek bağımsız seküler medeniyetin değerleri mevcut değildi. Var olan tek bağımsızlık, Kilise’nin bağımsızlığıydı; ne devlet, ne iktisadi üretim, ne bilim ne de sanat bağımsızdı.”

12. yüzyılda ortaya çıkarılan yeni öğretiler, Kilise müfredatını da etkilemeye başlamış; bunun üzerine bir kuşku uyanmıştır. Aristoteles’in Latinceye çevrilen eserleri tehlikeli bulunmuş; papalık, onun Paris Üniversitesi’nde okutulmasını yasaklamıştır. Thomas Aquinas, Aristoteles’in fikirlerini eserlerinde işleyen bir isim olarak göze çarpmaktadır. “Summa Theologica” adlı eseri, ilk çağın ortaçağa tercihine misal olarak gösterilebilir. Örneğin eserde Tanrıyı ispatın yollarından bahsedilmiş; bunlardan biri de şeylerin yönetimi ile ilişkilendirilmiştir. Buna göre “bilgisi olmayan varlıklar, bir amaca ancak bilgili ve zeki bir varlık tarafından yönlendirilirse yönelirler, tıpkı okun okçu tarafından yönlendirilmesi gibi. O hâlde, tüm doğal şeylerin bir amaç doğrultusunda düzenlenmesini sağlayan akıllı bir varlık var ve biz bu varlığı Tanrı olarak adlandırıyoruz.[11]

Rönesans yolunun ilk Hristiyanlığı ortaçağ Hristiyanlığına tercih etmesi, Reform hareketine doğrudan zemin oluşturmuştur[12]. Reform hareketi, 16. yüzyıla gelindiğinde kilisenin, dini kendi menfaatleri doğrultusunda kullanması üzerine ortaya çıkmıştır. 1513 yılında Machiavelli’nin konuyla ilgili yaptığı yorum, dikkate değerdir: “Hristiyanlığın kurulduğu temelleri inceleyen ve şu anki uygulamalardan oldukça farklı olduğunu gören herhangi biri, tahrip ve cezalandırmanın yakın olduğunu anlayacaktır.” Nitekim aradan dört yıl geçtikten sonra Luther, doksan beş tezlik bildirisini Kale Kilisesi’nin kapısına asmıştır[13].

Guizot, reform hareketleri için “Orta çağ zorbalığına ve hurafelere karşı bir isyan süreci” demiştir. Gerçekten de reformcuların niyetinin birey ve toplumu Hristiyan akideleri doğrultusunda iyileştirmek olduğu anlaşılmaktadır. Luther’in karşı olduğu şey, Hristiyanlığın temel öğretilerinden uzaklaşarak menfaate dayalı despot bir yönetim sergileyen kilise anlayışıdır. Bu karşıtlığın, bazı söylemlerinde gün yüzüne çıktığı görülür: “Ruhban sınıfının iğrenç zorbalığı…”, “Ruhban sınıfın kendini Hristiyanların üzerinde görmeleri; emretme, dayatma, tehdit etme cesareti verdi.” Reform hareketinin öncüsü Luther, Augustinus ilahiyatına dayalı görüşler öne sürmüştür. İncil ve Augustinus’un yeniden bulunuşu, Protestan reformunun temelini oluşturmuştur. Luther, daha sonra aforoz edilerek Roma İmparatorluğu’nda yasaklanmıştır[14].

Reform hareketi, bir karşı reformu beraberinde getirmiştir. Bu noktada bir Katolik tarikatı olarak Cizvitler ortaya çıkmıştır. İnanç yorumlamalarında çeşitlenmeler meydana gelmiştir.16. yüzyılda mezhepler arasında ortaya çıkan düşmanlık,  erken modern dönem teolojisine de ilham vermiştir. Bu mezheplerin ortak ilgi alanı ise devlet dinine karşılık olarak ifade edilebilir[15].

Orta Çağ’ın fikri atmosferi çerçevesinde öncelikle Augustinus’un Tanrı Devleti anlayışının izlerinden, daha sonra bu anlayışın Gregoryen Devrimi ile ikili bir yapıya dönüştüğünden; ardından Rönesans döneminde eski eserlerin gün yüzüne çıkarılması ile ilk çağı ortaçağa tercih eden bazı fikirlerin oluştuğundan ve nihayet bu fikirlerin Protestan reformunu doğurduğundan bahsedilebilir. Aşağıda söz konusu çağa dair, edebiyat ve sanat eserlerinden bazı örnekler verilecektir.

16. yüzyıl İtalya’sında geçen ve Fruili kentinde yaşayan bir değirmencinin kiliseye aykırı düşüncelerinden ötürü yargılanmasını konu alan “Peynir ve Kurtlar” isimli eser, bu çerçevede incelenebilecek ilk eserdir. Eserde Menacchio ismindeki bu değirmenci, okuma yazma oranının az olduğu bir devirde okuma yazma bilen, çeşitli kitaplar okuyarak farklı fikirler edinen bir karakter olarak öne çıkmaktadır. Dünyanın yaratılmasına dair öne sürdüğü kaos teorisi, “sapkın” olarak nitelendirilen fikirlerinin başlıcalarındandır. Buna göre dünya, bir kaos sonucu sütten meydana gelen peynir gibi bir kitle olarak oluşmuş, melekler de tıpkı peynirde türeyen kurtlar gibi bu kitlenin içinde kendiliklerinden oluşmuşlardır[16]. Ayrıca Menacchio’ya göre herkes bir rahibe ihtiyaç duymaksızın kendi günahından arınabilmeli, kilisenin günah çıkarma yetkisi olmamalıdır[17]. Menacchio, kutsal tasvir ve yapıları da kutsal görmemekte, onlara herhangi bir mânâ yüklememektedir[18]. Yine Menacchio’ya göre kutsamalar insan icadıdır ve kilise tarafından sömürü ve baskı aracı olarak kullanılmaktadır. Son olarak inanç eşitliği, Menacchio’nun kiliseye aykırı düşüncelerinden bir diğeri olarak zikredilebilir; bu çerçevede insanların, hangi din üzerine doğmuşlarsa o dinde kalmaları mazur görülmelidir[19].

Menocchio’nun tek taraflı ve keyfi bir okuma tarzına sahip olduğu anlaşılmaktadır[20]; kimi zaman okudukları hakkında, onları zihninde sabitleşmiş fikir yahut tasavvurlara uygun kılmak için zorlama yorumlar yapmakta, kimi zaman da açık bir uyumsuzluk hâlinde onları göz ardı edebilmektedir. Fakat okuduğu bilgilerin bir kısmının ise zihninde köklü yer edindiği görülmektedir. Menocchio, kıvrak bir zekâsının olduğunu düşünmektedir[21].

Menacchio’nun dava konusu olayı, iki vakaya dayandırılmaktadır. Bunlardan ilki matbaanın icadı olup Menacchio’ya farklı kitaplardan kelimelerle beslenme imkânı sunmuştur. Diğeri ise Reform hareketidir; böylece Menocchio fikirlerini ifade etmek için cesaret bulmuştur[22]. Menocchio, fikirleri nedeniyle çeşitli cezalara çarptırılmış, “tehlikeli bir sapık”, “günahkâr”, “ateist” gibi ithamlara maruz kalmış, nihayet Engizisyon tarafından idam edilmiştir[23]. Görüldüğü üzere eser, Batı Orta Çağı’nda ortaya çıkan farklı düşünceleri, aynı zamanda bu tip farklı düşünceleri şiddetle bastıran Kilise’nin otoritesini yansıtmaktadır.

Batı Orta Çağı’na ilişkin olarak incelenebilecek bir diğer eser, Gülün Adı’dır. Gülün Adı, esasen bir roman olmakla birlikte tarih araştırmacısı Umberto Eco’nun kaleme alması ile ortaçağı yansıtan kıymetli bir eser olarak karşımıza çıkmaktadır. Eserde bir manastırda ard arda yaşanan cinayetler konu alınmakta ve rahip William ile çömezi Adso, yaşanan cinayetler hakkında fikir yürütmektedirler. Hristiyanlık dini içinde oluşan pek çok mezhep ve tarikatın esere yansıdığı görülmektedir. William, Fransisken tarikatına mensup olup kiliseden farklı olarak İsa’nın yoksulluk öğretisini benimsemiştir. Kilise’nin bu görüşü benimsememesi ise menfaatlerine uygun düşmeyeceği sebebine dayandırılmıştır. Zira İsa’nın yoksul olduğunu öne sürmek, Kilise’nin de yoksul olduğunu öne sürmek anlamına gelecek ve yoksul bir kilise İmparator’a karşı zayıflık mânâsına gelecekti. Ayrıca manastırda Minoritler, Patarenler, Fraticelliler, Dolsiniyenler, Katharosçular gibi pek çok mezhebe mensup kişiden bahsedilmektedir.

William, İmparator tarafından Fransisken tarikatıyla Papalık tahtı arasında arabuluculuk etmek üzere gönderilmiştir. Böylece Batı Orta Çağı’nda Gregoryen devrimi ile ortaya çıkan ikili yapının esere yansıdığı görülmektedir. Manastırda bir okuma salonunda devamlı kitap okuyan entelektüel rahiplerden bahsedilmektedir. Bununla birlikte manastırın gizemli kütüphanesine rahiplerin girmesi yasaklanmış, istenen kitapların kütüphane görevlisi vasıtasıyla ulaştırılmasını sağlayan bir sistem benimsenmiştir. Bu sistem, aynı zamanda katilin, yaşanan cinayetlerin ardında yatan bir kitabı gizlemesinde kullanılmaktadır. Bilgiye erişim son derece zorlaştırılmıştır. Bu durum, William’ın ağzından şu şekilde aktarılmıştır: “… bu yasak bilgiler yeri birçok kurnazca buluşla korunuyor. Bilgi, aydınlatmaktan çok gizlemek için kullanılıyor.[24]” 

Eserde Kilise’ye yönelik pek çok eleştirel söyleme rastlanmaktadır. Bunlardan bazıları şu şekilde gösterilebilir: “Kutsal değerleri alıp satan yoz Papa …[25] , “… kilisenin gereğinden çok zenginleştiğini, kabardığını, içinden geçtiği tüm toprakların süprüntülerini birlikte taşıdığını ve arılığını yitirdiğini anlatmaya çalışıyordum.[26] , “Çünkü amaçlarına yarar; amaçları da seyrek olarak inançla ilgilidir; çoğu kez erki ele geçirmeye ilişkindir.[27] Görüldüğü üzere Gülün Adı isimli eserde Orta Çağ’a ilişkin olarak kilise baskısına, İmparator-kilise ayrımı ve çatışmasına, çeşitli mezhep ve gruplara yer verilmiştir.

Son olarak 1972 yapımı Man of La Mancha filmi de, Orta Çağ’ı işleyen bir yapım olarak ele alınabilir. Filmde, Engizisyon’un keyfi ve otoriter tutumu gözlemlenmektedir. Eser, Cervantes’in yarattığı Don Quijote ve Sancho Panza karakterlerini barındırmaktadır. Buna göre yazar Miguel de Cervantes, kiliseyi aşağıladığı için İspanyol Engizisyon Mahkemesi tarafından mahkum edilmiştir. Engizisyon’un hakkında vereceği nihai kararı beklerken hapishane arkadaşlarını eğlendirmek için yazdığı piyeslerden birini, imkânlar çerçevesinde canlandırmayı teklif eder ve bütün mahkumlar, Cervantes’in Don Quijote oyununu oynamaya koyulurlar. Filmin sonunda Cervantes, idama mahkum edilir. Bu süreçte kendisine alışan arkadaşları, Cervantes hapishaneden ayrılırken, oynadıkları piyeste geçen bir şarkıyı hep birlikte söylemeye başlarlar. Yenilmez olana karşı yine de savaşmaktan bahseden şarkının sözleri, bu kez Engizisyon’a karşı onurlu bir duruşu simgeler görünmektedir.

Sonuç olarak Batı Orta Çağ’ı, Augustinus’a dayanan fikirlerden beslenmiş olsa da zamanla ikili bir yapıya gidilmesi sonucu Kilise, otoriteyi ele almıştır. Bu çerçevede fikir ve sanat da Kilise’nin elinde olmuş, entelektüel kesimi rahipler oluşturmuştur. Dönemin atmosferi ilahi olsa da, yozlaşmış bir ilahiyat anlayışından bahsedilebilir. Zira Kilise’nin menfaatleri çerçevesinde keyfi kararlar verdiği görülmektedir. Esasen reform hareketi de bu duruma bir tepki olarak, Hristiyanlığın özüne dönülmesi amacıyla ortaya çıkmıştır. Dolayısı ile söz konusu dönemde Batı dünyasının mevcut adalet sisteminden mustarip olarak bir ideal adalet arayışı içinde olduğu söylenebilir.

Kaynakça

  • Alev Alatlı, Batıya Yön Veren Metinler, c. I, Alfa Yayınları, İstanbul, 2017.
  • Alev Alatlı, Batıya Yön Veren Metinler, c. II, Kapadokya MYO Yayınları, 2010.
  • Augustinus, İtiraflar, çev. Çiğdem Dürüşken, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2010.
  • Betül Çotuksöken & Saffet Babür, Metinlerle Ortaçağda Felsefe, Bilgesu Yayıncılık, Ankara, 2019.
  • Frederick B. Artz, Ortaçağların Tini, çev. Aziz Yardımlı, İdea Yayınevi, İstanbul, 1980.
  • Carlo Ginzburg, Peynir ve Kurtlar, çev. Ayşen Gür, Metis Yayınları, İstanbul, 2019.
  • Umberto Eco, Gülün Adı, Can Sanat Yayınları, İstanbul, 2009.

Dipnot

  • [1] Alev Alatlı, Batıya Yön Veren Metinler, c. I, Alfa Yayınları, İstanbul, 2017, s. 255.
  • [2] Alatlı, c. I, s. 208.
  • [3] Augustinus, İtiraflar, çev. Çiğdem Dürüşken, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2010, s. 148.
  • [4] Augustinus, s. 161.
  • [5] Alatlı, c. I, s. 333.
  • [6] Betül Çotuksöken, Saffet Babür, Metinlerle Ortaçağda Felsefe, Bilgesu Yayıncılık, Ankara, 2019, s. 103.
  • [7] Alatlı, c. I, s. 365.
  • [8] Frederick B. Artz, Ortaçağların Tini, çev. Aziz Yardımlı, İdea Yayınevi, İstanbul, 1980, s. 225.
  • [9] Artz, s. 225; Alatlı, c. I, s. 369.
  • [10] Artz, s. 184.
  • [11] Alatlı, c. I, s. 405.
  • [12] Alev Alatlı, Batıya Yön Veren Metinler, c. II, Kapadokya MYO Yayınları, 2010, s. 425.
  • [13] Alatlı, c. II, s. 531.
  • [14] Alatlı, c. II, s. 570.
  • [15] Artz, s. 343.
  • [16] Carlo Ginzburg, Peynir ve Kurtlar, çev. Ayşen Gür, Metis Yayınları, İstanbul, 2019, s. 34.
  • [17] Ginzburg, s. 40.
  • [18] Ginzburg, s. 42.
  • [19] Ginzburg, s. 86.
  • [20] Ginzburg, s. 71.
  • [21] Ginzburg, s. 42.
  • [22] Ginzburg, s. 26.
  • [23] Ginzburg, s. 181.
  • [24] Umberto Eco, Gülün Adı, Can Sanat Yayınları, İstanbul, 2009, s. 254.
  • [25] Eco, s. 272.
  • [26] Eco, s. 283.
  • [27] Eco, s. 290.

[zombify_post]


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla Paylaşın!

40

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.