Eğlence Dünyasındaki Saklı Gerçek: Esaret

16 min


56

Esaretin kelime anlamı; tutsaklık, boyun eğmek. Yani bir başka deyişle; canlının kendi varlığı üzerindeki tüm haklarından, özgürlüğünden vazgeçmesi.

Esaret altında tutulan hayvanların dramı ise, kelimelerle anlatılamayacak kadar büyük. Ama ben yine de, bu dramı görmenizi sağlamaya  çalışacağım.

Tabii esaret, tutsaklık denilince akla, hayvanat bahçeleri, sirkler, su parkları, pet shoplar, barınaklar, kişilerin elinde kötü şartlarda tutulan canlar geliyor.

Ancak ben, bu ayki yazıda, sizlere, sadece yabani hayvanların esaretini; eğlence dünyasında zorla yer aldırılan bu hayvanların, esasında neler yaşadıklarını, o eğlenceli dünyanın perdesini aralayarak anlatacağım.

Yabani hayvanların, insanları eğlendirmek için kullanılmaları, tarih boyunca çok eskilere dayanıyor. Antik Roma’da arenalarda savaşmak zorunda bırakılma ile başlayan süreç, bugün show maksatlı hayvanat bahçelerinde, sirklerde, akvaryumlarda kullanılmaları ile devam ediyor.

Eğlence dünyasında kullanılan bu yabani hayvanlar, kediler, köpekler ve yüzlerce binlerce yıl önce evcilleştirilen diğer hayvanlar gibi değiller. Bu yabani hayvanların bir kısmı esaret altında doğmakta ancak çok büyük bir kısmı, doğadan koparılmakta, hatta yasadışı şekilde yakalanmaktadır.

Evcil hayvanlar, yüzyıllar öncesinde, sadece evcilleştirilmek için değil, aynı zamanda fiziksel ve ruhsal özellikleri ile de insana eşlik etmek için seçilmişlerdir. Eğlence dünyasında kullanılan yabani hayvanların, esaret altında doğmuş olsalar dahi, bu tarz özellikleri yoktur. Evcil bir hayvanın ihtiyacının karşılanmasından kat be kat zordur, yabani hayvanın ihtiyaçlarının karşılanması ve iletişim anında insana ciddi zararlar da verebilir. Ama bu hususlar, insanları hiç durdurmamıştır.

Ticari kaygılar ve açgözlülükle, bu yabani hayvanlar, doğalarından, tek bildikleri evlerinden, insandan uzak ormanlardan, kapan, tuzak vs. aletlerle yakalanarak koparılmakta, yakalanan bu hayvanlar, hayvanat bahçelerinde, sirklerde kullanılmak üzere, küçük kafeslere konularak, uzun ve meşakkatli yolculuklara çıkarılmaktadırlar.

O korkmuş zavallı hayvanlar, eğer yolculuğu ölmeden ağır travmalarla atlatabilirlerse, yolculuk bittiğinde başlayacak yeni hayatlarında daha nicelerini yaşamak zorunda kalacaklar…

Esareti anlatmaya hayvanat bahçeleri ile başlayacak olursam:

Hayvanat bahçeleri, hayvanlar için berbat bir yerdir. Yani söylendiği gibi, hayvanat bahçeleri, hayvanların olası tehlikelerden korunarak güvence altına alındıkları yerler değildir. Kaldı ki, hayvanların kendi doğal ortamlarında özel bir korumaya ihtiyaçları yoktur. Doğa, kendi dengesi içinde mükemmel bir şekilde işlemektedir. Ayrıca, güvence, özgürlük olmadığı müddetçe bir şey ifade etmez. 2010’da, bir hayvanat bahçesinde, hasta hayvanların ölüme terk edildiği, ölenlerin çürümesi için kafeslerde bırakıldığı, hayvan aktivistlerinin yoğun çabası sonucu ortaya çıkarılmıştır.

Hayvanat bahçeleri, hayvanlar için gerekli alanı, asla temin edemezler. Bir hayvanat bahçesi ne kadar lüks ve geniş bir alana yapılırsa yapılsın, bir hayvana doğada, doğal olarak sunulan ortamla mukayese dahi edilemez. Hayvanat bahçelerinde, doğal ortamlarına kıyasen; kaplanlar ve aslanlar, 18.000, kutup ayıları ise milyon kez, daha küçük alanlarda yaşamaya mahkumdur.

Hayvanlar, hayvanat bahçesinde,  ciddi anlamda ıstırap çekerler. Fillerin %54’ünün gün içinde davranış problemi olduğu, aslanların zamanlarının %48’ini kafes içinde volta atarak geçirdikleri ve davranış bozukluğu işareti verdikleri gözlemlenmiştir.

Hayvanat bahçesindeki hayvanların yaşam ömrü, doğal ortamlardaki ömürlerine göre daha kısadır. Örn; Afrika filleri, doğada 3 kat daha uzun yaşarlar. Bebek hayvan ölümleri de, çok yaşanmaktadır hayvanat bahçelerinde; adeta esarete boyun eğmektense, ölmeyi tercih ederler… Aslan yavrularının %40’ı, 1 aylık olmadan ölmektedirler.

EN ACI GERÇEK İSE; Hayvanat bahçelerindeki fazla sayının öldürülmesidir. Avrupa’daki hayvanat bahçelerinde; en az 7.500, en fazla 200.000 hayvan fazlası olduğu söylenmektedir. Bu sağlıklı hayvanlar, ne yazık ki, nüfus artışı ve sürü içinde kavgaların artacağı gerekçesi ile, ayrılarak öldürülmektedir. Hatırlanacağı gibi, Danimarka’da 2014 yılı Şubat ayında, Kopenhag’da bir hayvanat bahçesinde çocukların gözü önünde Marius adlı Zürafanın öldürülmesi hepimizi dehşet içinde bırakmıştı. Akabinde Aalborg hayvanat bahçesinde Basse adlı zürafa öldürülmüş ve ardından Mart ayı sonunda da “hayvanat bahçesine yeni bir erkek aslan alındığı ve aslanın kendi ailesini kurması” gerekçesiyle 4 aslan daha iğne ile öldürülmüştür. Bunlar, aslında, hayvanat bahçelerinde hep yaşanan, ancak sürekli saklanan rutin gerçeklerden olup, kamuoyunun farkına varması, ne yazık ki basına sızan haberler sayesinde olmuştur. 

Yine son zamanlarda ortaya çıkan gerçekler, maalesef bize, hayvanat bahçelerinde bulunan hayvanların, sirklere, av çiftliklerine ve araştırma laboratuvarlarına satıldığını göstermiştir. Hayvanat bahçelerinin, hayvan sirkleri ile bağlantıları bulunmaktadır. 2009 yılında, İngiltere’deki bir hayvanat bahçesi, bu hayvan ticaretinin üyesi olarak ortaya çıkarılmıştır. Yine İngiltere’de başka bir hayvanat bahçesinin, 2009’da 3 kaplanı, 2013’te de 2 aslanı sirk terbiyecilerine sattığı ortaya çıkmıştır.

Sirklerin yanı sıra, hayvanat bahçesinde bulunan bir kısım hayvanlar da, numara yapmak üzere eğitilmektedir. Deniz aslanlarını, kuşları, filleri maalesef bir showun parçası olarak görmek mümkündür. Nasıl eğitildikleri sorgulanmadan, yalnızca insanları eğlendirmeye ve para kazanmaya yönelik bu showlara hayvanları hazırlama sürecinde başvurulan yöntemler, insanlık dışı ve acımasızdır. Örn. fillere, numaralarını yapmaları için elektrik verildiği, ortaya çıkarılmıştır. Halbuki, yabani hayvanların içgüdüsel değerlerine ve kendilerine genetik miras olarak kalan bu yabaniliğe saygı duyulması gerekir.

Hayvanat bahçeleri, hayvanların ve doğal ortamlarının muhafaza edilmesine hizmet de etmez. Hayvanat bahçelerinde barındırılan hayvanların, nesli tükenmekte olduğu için koruma altına alınmış oldukları ve doğal hayata katılmaları için programlara müdahil edildikleri söylenmektedir. Ancak bu söylem, gerçek değildir. Hayvanat bahçesindeki hayvanların %99’u, nesli tükenmekte olmayan hayvanlardan oluştuğu gibi, bu tip programlar da yürütülmemektedir. Kaldı ki, hiç bir hayvanat bahçesi, bir hayvana kendi doğal ortamını sağlayamaz. Ve hayvanat bahçeleri; hayvanlar düşünülerek yapılmış yerler değillerdir. Maalesef insanlar için, eğlence için, ticari kaygılarla yapılırlar.

Hayvanat bahçelerinin, çocuklar için bir eğitim yeri olduğu, çocukların hayvan sevgisini geliştirdiği yönündeki söylemler de gerçeği yansıtmamaktadır. Çocuklar, hayvanat bahçelerinde gördükleri her şeyi, belgesellerde daha da detaylı olarak görme imkanına sahiptirler. Ve bir çocuğun içindeki hayvan sevgisinin gelişmesi için, ne şanslıyız ki ülkemizde sokaklarda bizimle birlikte yaşayan kedilerimizin, köpeklerimizin, kuşlarımızın varlığı yeterlidir. Onlara dokunmak, onları beslemek, onları korumak, bu işi fazlasıyla yapar.

Hayvanat bahçeleri, hayvanları muhafaza etmek için milyonlar harcamaktadır. Ancak, diğer taraftan, hayvanların doğal habitatları yok edilmekte, hayvanlar öldürülmekte ve bu hayvanların korunması için gerekli fonlar oluşturulamamaktadır.  İngiltere’de bir hayvanat bahçesi, 3 adet goril için 5 milyon pound harcarken, Afrika’da ulusal parklarda her gün 3 tanesinin, eksik eğitim, yanlış uygulama ve fon açığı nedeniyle ölüyor olması çok acıdır.

Bir taraftan, bu kadar hayvan hayvanat bahçelerinde fazla oldukları için sebepsiz yere öldürülmeye devam ederken, diğer taraftan hala doğadan yabani hayvan toplanıyor olması akıl almaz bir iki yüzlülüktür. Aslanlar, çitalar, zebralar, zürafalar, filler (Avrupa’daki hayvanat bahçelerinde bulunan fillerin %70’i, İngiltere’deki akvaryumda bulunan hayvanların %79’u, yabani doğadan gelmektedir.) doğadan koparılmaya devam etmektedir. Bu da, yeryüzünde, her gün yeni bir türün, neslinin tükenmesi tehlikesine yol açmaktadır.

Hayvanat bahçelerinde, hiçbir ölümün yaşanmadığını varsaysak bile özgürlük varolmadan, hiçbirinin anlamı yoktur. Hayvanat bahçeleri, hayvanlardan özgürlüklerini, yani ruhlarını alır. Onları yaşayan ölü bedenler haline dönüştürür. Çoğunda davranış bozukluğu göze çarpar. Yaşama sevinçlerini kaybetmişlerdir. Hayvanat bahçesinde, doğal olmayan taklit ortamlarda, mutsuz bir şekilde yaşamaya mahkum edilmişlerdir.

Sirklere bakacak olursak:

Dünyanın her yerinde sirkler, insanları yüzyıllardır eğlendirmektedir. Sirk şovları çok eğlendirici ve hayvanlar çok iyi durumda gözüküyor olsa da, esaret altında tutuluyor olmalarından hayvanların eğitilmeleri sürecine kadar pek çok alanda bir sürü ciddi problemi içinde barındırmaktadır.

Bu hayvanlar, kendi doğal ortamlarında çok zengin bir çevrede yaşarlar.  Sirklerde ise, ufacık kafeslerde yaşar ve seyahat etmek zorunda bırakılırlar. Hep seyahat eden, kafes içinde yiyen, uyuyan ve tuvaletini yapan bu hayvanların, sosyal ve psikolojik ihtiyaçları asla karşılanamaz. Ve büyük bir çoğunluğu, bu şartlar altında çok erken ölür.

Sirk hayvanları, davranış bozukluğu gösterir; sürekli başlarını sallar, takıntı halinde yalanır, o ufacık kafeste durmaksızın volta atar, kendilerine zarar verir, çevrelerine agresyon gösterirler.

Sakin gözükseler de, genetik mirasları gereği iç güdüsel olarak vahşidirler ve provoke edildiklerinde, etrafa çok ciddi zararlar verebilirler.

Ve maalesef, hayvanların bu şekilde şov amaçlı kullanılmalarının önlenmesi için, yasal bir koruma da bulunmamaktadır. Amerika’da, Federal Yasa uyarınca, sadece ciddi ihmal ya da hayvana karşı yapılan zulüm nedeniyle kişinin yargılanmasını sağlamak mümkün ise de bu yola nadiren başvurulmaktadır.

Yabani hayatın korunmasında göze çarpan bu yasal koruma eksikliği, hayvanların, doğal ortamlarından yasadışı yollarla koparılıp, sirklerde ve hayvanat bahçelerinde kullanılmasını maalesef kolaylaştırmaktadır.

Hayvanların eğitim süreçleri de çok sancılıdır. En iyi metot, ödül bazlı eğitimdir. Ancak, sirklerde bunun için gerekli sabır gösterilmediği ve zaman tanınmadığı için hayvanların eğitimleri, insanlık dışı muamelelerle yapılır; istenilen numaraların yapılması için; hayvanlar dövülür ve/veya elektrik verilir. Hayvanlar, istenilen numaraları yapamazlar ise, sirk para kazanmaz. Bu nedenle, hayvanların parayı kazandıracak numarayı yapmaları, sirk tüccarları nezdinde, hayvanların maruz kaldığı ıstıraptan çok daha önemli hale gelir. İş, bu kadar ticari, bu kadar insanlıktan uzaktır.

Yapılması gereken en önemli şey ise; sirklere gitmemek, hayvansız sirkleri desteklemek ve bir sirk geldiğinde, ilgili yetkili makamlara, usanmadan şikayet dilekçeleri vermektir.

Peki, akvaryumlar, bu eğlence dünyasının neresinde yer almaktadır?

Akvaryumlar da, çok popüler olmaya başlamıştır; özellikle beyaz balinalar, katil balina olarak bilinen orkalar ve yunuslar şovlarda kullanılmaktadır. Bu beyaz balinalar, orkalar ve yunuslar birlikte deniz memelileri olarak anılırlar. Bazı akvaryumlarda, foklar ve deniz aslanları da kullanılmaktadır.

İnsanlar, bu güzel ve büyük hayvanları çok yakından görebilmenin heyecanı ile gelirler bu su parklarına. Oysa, akvaryum olarak nitelenen bu beton havuzlar, bu güzel hayvanların kendi doğal habitatlarından çok ama çok farklıdır. Ve bu durum onların, fiziksel, ruhsal ve zihinsel olarak büyük acı çekmelerine neden olur.

Denize bağımlı, yiyeceklerini denizlerden elde eden ve bütün zamanlarını denizlerde geçiren bu deniz memelilerine reva görülen bu muamele insanlık dışıdır.

Doğal ortamında, orkalar, iki ya da elli balinalık sürüler halinde yaşarlar. Her gün, 1600 km yüzerler ve 152.40 metre derinliğe dalarlar. İnsanda hayranlık bırakacak şekilde sosyal hayvanlardır. Hayatları boyu aileleri ile birlikte yaşar, sürü halinde dolaşır, bazen diğer sürülere avlanmak ve sosyalleşmek için katılırlar. Derin suları tercih ederler. Sadece %10-20 oranında su yüzeyinde vakit geçirirler. Her sürünün kendi içinde iletişim dili vardır.

Esaret altındaki bir orka, çok sınırlanır, yaban hayattaki derinliklerde ve uzunluklarda yüzemez. Havuzlarda, yaşamlarının %50’sini su yüzeyinde geçirmek zorunda bırakılırlar. Suyun desteği olmadığı zaman yer çekiminin etkisiyle, sırt yüzgeçleri çöker.

Deniz memelilerinden olan yunus balıklarına gelince; dünya genelinde yaklaşık 1.000 yunusun esaret altında tutulduğu tahmin edilmektedir. Çoğunluğu; hayvanat bahçelerinde, dolfinaryumlarda ve su parklarında, diğer kısmı da; avm’lerde, kulüplerde, hotellerde ve hatta ordular tarafından deneylerde kullanılmaktadır. Onlar da orkalar gibi doğal olmayan bu esaret ortamlarında, fiziksel, psikolojik ve zihinsel olarak büyük acı çekerler.

Havuzda doğan hayvan da, yine genetik gelen iç güdüleri sebebiyle, yaban hayattan gelen hayvan ile aynı şekilde acı çeker.

Yaban ortamda, yunuslar, günde 100 km mesafe yüzer, gün içinde sadece zamanlarının yaklaşık %15-%20’sini suyun üzerinde geçirir, yüzme hızları saatte 60 km’ye kadar çıkar. Ancak kendi deniz sularından farklı olarak içine kimyasallar eklenmiş küçük su havuzlarında, yapay ışık ve seslerle çevrili bir ortamda, hareketleri çok sınırlanır; bu da onları büyük bir sıkıntıya, yoğun strese ve havuzu paylaştıkları diğer yunuslara ve eğitmenlerine karşı agresyona iter. Normalde insana saldırmayan orka ve yunuslar, bu stresli şartlar altında saldırgan hale gelmektedirler. Eğitmenlerine saldıran ve öldürenler bile olmuştur.

Yunuslar doğal ortamlarında, 15 ile 60 arasında gruplarda yaşarlar. Sosyal bağları çok güçlüdür. Özellikle de anne ile yavrusu arasında. Yaşam boyu birlikte kalanları vardır. Birbirlerine ihtiyaç halinde yardım dahi eden yunuslar, esaret altında hiyerarşi kurmalarına izin vermeyen yapay olarak oluşturulan gruplarda, strese girerler. Bu da sosyalleşmelerinde problem yaratır, iç çatışmalara, agresif tavırlara neden olur. Bunları da engellemek için yunuslara sakinleştirici ilaçlar ve hormon takviyeleri yapılır.

Esaret altında, donmuş ölü balıklarla beslenirler. Donmuş balık, suyunu kaybettiğinden sıvı kaybının önüne geçilmesi için yapay yoldan iğne ile su ve jelatin blok takviyesi; yine donmuş balık, besin değerini kaybetmiş olduğundan, vitamin takviyesi yapılması gerekmektedir. Esaret altında, doğal ortamlarından daha fazla doğurtulurlar. Bu yaşadıkları kötü şartlar, can sıkıntısı, stres, onları hastalığa açık hale getirmektedir ki, bu da onlara çok fazla tıbbi müdahalelerde bulunulmasını ve ilaç verilmesini gerektirir.

Doğal ortamlarında çevrelerini, diğer balıkları algılamak, tanımak ve iletişim kurmak için kullandıkları sonar duyularını, yine bu küçük havuzlarda pek kullanamazlar. Keşfedecek hiçbir şey olmayan bu boş havuzlarda, genellikle yer altı seslerini çıkarmayı bırakır ve sadece şovlardaki insanlardan kaynaklı geniz sesini yaparlar. Ve sonar duyu yerine, görme titreşimleriyle yetinmeyi seçerler. Bazı havuzlarda, soğuk su ve sirkülasyon pompa sesinden seken sonar dalgaları, yunusların işitsel algılama eşiklerinin etkilenmesine yol açar. Bu da, bazen bu deniz memelilerinin havuzlardaki duvarlara çarparak kendilerini yaralamalarına, bu darbeden dolayı da ölmelerine yol açar.

Doğal habitatlarındaki hayat, esaret altında asla temin edilemez. Bir de buna ek olarak, yunuslar uzun mesafelerde bir yerden bir yere götürülmektedirler ki, bu yolculuktaki ölüm sayıları da küçümsenemeyecek kadar çoktur.

Bütün bu deniz memelileri, doğal yaşamlarında, yüzlerce metre yüzerler. Sosyal bağ kuran, yüzen ve yaşayan bu hayvanlar, esaret altında, tekrar eden amaçsız hareketler sergilemeye başlarlar. Küçük daireler çizerek yüzer, uzun süreler su yüzeyinde hareketsiz bir şekilde kendilerini suyun üstünde yüzer bırakırlar. Özellikle orkalar, havuzdaki metal çubukları ve duvarları ısırır, çenelerini betona sürterler. Bu da dişlerinin kırılmasına ve ciddi sağlık sorunlarına neden olur.

Bütün bu deniz memelilerin eşsiz davranış şekilleri vardır; yiyecek tedarik etmeleri, sudan dışarıya sıçramaları, hepimizin hayran olduğu kuyruklarını suyun dışında yatay olarak taşımaları…

Ve bunları, balinalar ve yunuslar, havuz ortamında yapamazlar. Onların bu şekilde izole tutulmaları, psikolojik ve mental olarak büyük acı çekmelerine neden olur. Fiziksel olarak da hastalanmalarına yol açar; bakteri bazlı enfeksiyonlar, sepsis, tüberküloz, virüsler, ülser, nevroz (kendi kendine zarar verme – intihar eğilimi), kusmalar meydana gelir. Ayrıca, havuz suyundaki kimyasallar, derilerinde ve gözlerinde probleme sebep olur.

Esaret altında, bu kötü şartların varlığı, hastalığa daha çabuk yakalanır hale gelmelerine ve ölümlerine sebep olur. Ölüm oranı, %60 daha fazla artmaktadır. Normalde 50 yıllık ömürleri olan yunusların, esaret altında 20 yıldan fazla yaşayanı pek yoktur. Orkalarda ise bu ölüm oranı, esaret altında 2,5 kat daha fazladır. Dişi orkalar doğal hayatta 90, erkek orkalar 70 yıl yaşarken, esaret altında ergenliği geçecek kadar yaşayanı olmamıştır. 1 yaşın altında ölen yunus balıkları sayılmamaktadır bile. Su parklarında yaşanan bu yüksek ölüm oranı, kamuoyundan özenle saklanmaktadır.

Ölümler yaşandıkça, büyüyen bu endüstriyi besleyebilmek için, doğal ortamdan yakalamalar da artmaktadır. Bu hayvanların yakalanma ve nakil süreçleri de, en az havuzdaki yaşamları kadar travmatiktir. (Eğer dilerseniz; Uluslararası seçkin kuruluşlarca 12 defa ödüle layık görülen, 2010 yapımı belgesel niteliğindeki The Cove – Koy filmi ile, bilişsel yetileri oldukça gelişkin olan yunusların dramına daha yakından tanıklık edebilirsiniz.)

Yakalamalar, tamamen insanlık dışı olup, bu hayvan neslinin sonunu hazırlamaktadır. Bu sosyal hayvanların sadece bir tanesinin esaret altına girmesi, esasında bütün nüfusu etkiler. O anda yakalanamayan yunuslar dahi sonradan o şok ve stres yüzünden kalp yetmezliğinden ölebilirler. Esaret, gruptan ayrılma ve küçük havuzlara yerleştirilmeden kaynaklı stres gibi nedenlerle, bazıları, esaretin daha ilk gününde ölmektedir.

Kısacası, bu yakalama süreci, çok kanlıdır ve ölüm kokar. Bu süreci atlatabilenleri ise, yukarıda izah ettiğim havuz esareti bekler.

Yunuslarla Yüzmek: 

Yunuslarla yüzmek, göründüğünden daha tehlikelidir. Çünkü, doğal ortamda yunuslar, insanlara tensel olarak pek yaklaşmazlar. Havuzlarda, her gün yüzlerce insanla yüzmek zorunda bırakılırlar. Bu iş için genelde, daha sakin olduğu için dişiler tercih edilmektedir. Ancak, bu durum dahi, cinsiyet kaynaklı olarak, birlikte yüzen kişilerden genç kadınları risk altından kurtaramamaktadır. Yine birlikte yüzerken, en ufak bir endişe, korku hisseden yunus, hemen agresifleşebilir. Yine havuza kaza ile düşen yabancı bir cisim, ortamdaki bir ses, hayvanın agresifleşmesine sebep olabilir. Hareketleri kendi için gayet normal iken, insana zarar verebilir. Ve yine yunus – insan arasında hastalık geçmesi mümkün olup, bakteriyel ve viral hastalık veya solunum yolu enfeksiyonunu, herhangi bir ısırık, kızarıklık, kesik yolu ile kapma ihtimali mevcuttur. Ve su parkı ziyaretçileri, bu konularda pek de uyarılmamaktadır.

Terapide Kullanılmaları:

Özellikle, zihinsel engelli çocuklar için daha sonradan hayal kırıklığı ve para ziyanı olduğu anlaşılan “yunusla terapi”, bir mucize olarak sunulmaktadır.  Sadece hayvan korumacılar değil, biyologlar, tanınmış bilim adamları, doktorlar, fizyoterapistler, hatta eğitmenler bile, bu terapiler için endişelerini dile getirmektedir. Bu hayvanların, engelli kişileri diğerlerinden ayırt ederek daha nazik davrandıkları bir gerçektir. Ancak yunusların, sonuçta önceden tahmin edilemez bir yabani hayvan olduğunu unutmamak gerekir. Kasıt taşımayan yanlışlıkla bir çarpma dahi, hayvanın agresifleşmesine sebep olabilir.

Kaldı ki, yunusların, bir kedinin, köpeğin ya da atın bir zihinsel engelli çocuğa kazandıracağından daha fazla terapötik bir faydası olduğu, bilimsel olarak kanıtlanamamıştır. Bir çocuğun, günün sonunda iyi vakit geçirmiş olması, tıbbi anlamda kabul gören terapiyi ifade etmemektedir.

T.C. Sağlık Bakanlığının da bu konuda, yunus terapisinin bilimsel olarak bir faydası olmadığı ve havuzda, enfeksiyon ve kaza riskinin yüksek olduğu yönünde görüşleri mevcuttur. Bu nedenle, sağlık tacirlerinin boş vaatlerine inanmamak, inananları bilgilendirmek ve bu havuzlara gitmeyi reddetmek gerekir.

Çok ilginç bir noktayı da paylaşmadan geçemeyeceğim. Bu su parklarında, bugün, en büyük farkındalığı yaratmaya çalışanlar, en büyük mücadeleyi verenler, eskiden bu esaret endüstrisinde çalışmış olanlardır. TV dizisi kahramanı Flipper’in eğitmeni Richard O’Barry ile Barcelona Hayvanat Bahçesi deniz memelileri bölümü eski müdürü ve Cenova Akvaryumunun eski danışmanı Albert Lopez, bu konuda ciddi mücadeleler vermektedirler.

Netice itibariyle;

Esaret, tek başına, bir hayvanın ölmesi için yeterli sebebi oluşturur. 

“Esaret altında ama güvende”, kabul edilebilecek bir söylem asla değildir.

Yabani hayvanlar, kendi doğasında yaşamalı, varlıklarını ve içgüdüsel dürtülerini doğal habitatlarında idame ettirmeli; insanoğlu da buna saygı duymalıdır. 

Hayvanların, insanları eğlendirme zorunluluğu asla yoktur.

Kaldı ki, bir eğlence için, bir taraf büyük zulüm görüyor ise, bu iş, artık eğlence değil, diğer taraf eli ile yaratılan vahşettir.

[zombify_post]


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla Paylaşın!

56

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.