
Serinin ilk yazısı için buyrunuz.
Yazının ilk bölümünde etik ve adalet kavramları üzerine biraz fazla ansiklopedik bilgi vardı. Bu bölümde adalet kavramının gelişimi ve eşitlik üzerine bir şeyler daha yazdıktan sonra bu 3 kavramın sosyal hayatımızdaki yerine dair vurucu örnekler vermeye hazır olacağız. Son yazımda biraz beyin yakmak istiyorum. Hadi bakalım.
Yıllar geçtikçe düşünürler adalet kavramının devletler ve toplumlar üzerinde etkilerini, insan yaşantısındaki önemini daha çok irdelemeye başladılar. Birçok düşünürün üzerinde mutabakata vardığı üzere, adalet bireysel ya da kısmi değildir. Evrenseldir. Bu sebeple ortaya adaleti korumak amaçlı hukuk ve bunu sağlayan kanunlarla sözleşmeler çıkmıştır. Toplum sözleşmesi olarak adalet, ilk defa Platon ve Epikür tarafından tarif edilmiştir. Daha sonra modern toplum sözleşmesi algısını oluşturan Thomas Hobbes, John Locke, Jean-Jacques Rousseau ve Immanuel Kant’ın eserleri bizlere adalet ve toplum sözleşmesi konusunda ışık tutmuştur. Düşünürlere göre toplum sözleşmesi, herkesin ortak ihtiyaçlarına, sorunlarına akılcı çözümler getiren bir anlaşmadır. Devletin otoritesini ve hukukun üstünlüğünü geçerli kılar. Yazısız bir antlaşmadır ancak toplum üzerinde eskiden beri etkili ve geçerlidir. Toplum sözleşmesi doğadaki yaşantının toplumsal uzlaşıyla devam ettirilmesidir. İnsanlar iletişim kurmanın, birlik olmanın faydalarını yani kısacası soyut olarak da olsa topkeyün uyulan bir sözleşmenin gerekliliğini deneme yanılma yoluyla tarih boyunca anlamışlardır.

Aydınlanma Çağı düşünürleri de bu gibi gelişmelerin üzerine adalet kavramı üzerinde çalıştılar ve adaleti daha dar biçimde tanımladılar. Onlara göre hukuka ve hukuksal eşitliğe uygunluk adalet için yeterlidir. Ne var ki hukuk düzeni her zaman adil olmayabilir. Çünkü hukuk yasaların her durumda aynı biçimde uygulanmasını gerektirir. Oysa yargıç herhangi bir olayda yasayı uygularken, durumun özelliklerini de göz önünde bulundurmak zorundadır. Böylece genel bir nitelik taşıyan yasanın eksik yanları uygulamada giderilebilir ve adalete daha çok yaklaşılabilir. Yani yasalar her durumda, somut olaya adaletle yansımayabilir fakat yargıç bu aşamada devreye girip duruma en uygun yasayı bulup adaleti sağlamalıdır. İşte burada adaletin akıl ve vicdan ikilisine olan ihtiyacı net biçimde hissedilir.
Sonuçta birçok adalet algısı olduğunu söylemek mümkündür. Ancak adaletin akıl ve vicdan ihtiyacından yola çıkarak “denge” unsuruna odaklanabiliriz. Kişi kendi duygusal durumuna, günlük yaşantısına akıl ve vicdan arasında dengeli yaklaşırsa kendi faydasınadır. Devlet de böyledir. Her şeyi ölçüp biçerek, tartarak uygulayan ve adalet için gereken hiçbir şeyin fazladan olmadığını bilen bir devlet insani vicdanı da doğru kullandığı ölçüde adaleti sağlayabilir.
EŞİTLİK:

Eşitlik Antik Çağ Yunan düşüncesinden beri gittikçe önem kazanarak hemen hemen bütün düşünürlerce ele alınmıştır. Eşitlik kavramı; farklı alanlarda farklı anlamlar ile karşımıza çıkmaktadır. Ahlaksal anlamda, insanın sadece insan olma sıfatı ile eşit haklara sahip olması; siyasal anlamda, yöneticilerin eşit oy ilkesine göre seçimi, eşitliğin somut yansımalarıdır. Hukuk alanındaki eşitlik ise; kanunlar önündeki eşitlik olarak ifade edilmektedir. Devlet, bu kanuni eşitliğin yaşantıya etki etmesini sağlamakla yükümlüdür. Eşitlik, nicelik ve nitelik bakımından aynı olmaktır. Ne eksik, ne de fazla olana eşit denir. Her eşitlik bu tanıma uymayabilir.
Mantıkta aynı niceliğe sahip olmak eşitlik iken; matematikte farklı ifadelerle aynı değere denk gelmek, eşitliktir. Bununla birlikte toplumsal eşitlik anlamı da toplumun bireylere aynı fırsatları sunmasına işaret eder. Örneğin kadınların da erkeklerin de bir işe girip çalışması eşitliktir. Eşitlik kavramının; hukuki eşitlik, insani eşitlik, cinsel eşitlik, ırksal eşitlik gibi anlamları da mevcuttur. Eşitlik kavramı hukukta da toplumsal hayatta da adalet kavramıyla karıştırılır. Ancak her adil olan eşit olmadığı gibi her eşit olan da adil olmayabilir. Eşitlik her durumda eşit davranmak iken adalet hak edene hakkını vermektir. Mesela yukarıdaki verdiğimiz örneklerden birisi üzerinden gidersek, kadınların ve erkeklerin bir işe girip çalışması eşitliktir. Ancak bir kadının erkeklerle birlikte bir madende çalışması adil midir? Bu gibi birçok soru sorulabilir. Ancak sonuç hep aynıdır: Eşitlik ve adalet farklı kavramlardır.

Kavramlar hakkında söylediğimiz son sözlerin ardından iç içe olan bu kavramların farklılıkları ve benzerlikleri ile ilgili devam edelim.
Öncelikle ünlü düşünür Sokrates: “Adalet ve ahlak en üst insani değerlerdir. Tanrı kavramında da bu iki değer bulunur.” demiştir. Hayatın her alanında bu iki değeri kullanmak onun için önceliktir. Ahlak felsefesi, etik ve adalet kavramları birbirinden ayrı düşünülemez. Ancak birbirileriyle aynıdır da denemez. Söylenebilecek en iyi şey birbirileriyle iç içe olduklarıdır. Aynısı adalet ve eşitlik için de geçerlidir. Aristotales’in yukarıda da bahsettiğimiz adalet anlayışı neredeyse eşitlik ve adaleti bir noktada toplamıştır.
Bu kadar iç içe olan bu 3 kavram arasındaki benzerlikleri; iyiyi arama, ahlaklı olma, doğruya yaklaşma, etik davranma, toplumun düzenini sağlama, vicdanlı olma gibi birçok yan kavramla sıralayabiliriz. Ancak farklarını anlamak daha zordur. Bu sebeple ilginç ve ince örneklerle bu 3 önemli kavramın nerelerde birbiriyle çatıştığını bir sonraki yazımızda vereceğimiz örneklerle anlamaya çalışalım. (sonunda dediğinizi duyar gibiyim) Serimizin 3.ve son yazısında görüşmek üzere.
[zombify_post]
0 Yorum