Feminist hareket genel olarak; erkek üstünlüğü ve erkek merkezli toplumsal normları ortadan kaldırmayı ve yerine kadınsı değerleri getirmeyi amaçlayan siyasi bir harekettir fakat aynı zamanda ideolojik olarak özgül, politik olarak özerktir.[1] Feminizmin genel olarak üç dalgadan meydana gelmektedir: Eşitlikçi, farklılık vurgusu yapan ve farklı özerk kadınlar.
“Eşitlik”” aslında çok boyutlu bir kavramdır ve her konudan; toplumsal, siyasal hatta ekonomik açıdan önem arz eder. Feminist dava takibi de, bu konuyu baz alarak -yani eşitliği feminist bir yaklaşımla ele alarak- Türkiye’de haklardan eşit bir şekilde yararlanıp yararlanamadığı üzerinde durulur. Feministler özellikle kadın cinayetlerinin hukuki alanda nasıl ele alındıklarıyla ilgilenirler ve işin gerçeği: “Hukuk alanının sadece bir parçası olduğu köklü erkek egemen düzene müdahale ediyorlar.”
Feminist dava takibinin tarihine bakacak olursak; 1987’de başlayan “Dayağa Karşı Kampanya” ile kadınların ayağa kalkışı çok sıklıkla dile getirilmeye başlandı. 2000’lerin başına kadar kadın cinayetleri sürekli farklı isimlerle manşet oluyordu; “töre cinayeti” veya “namus cinayeti” gibi. Özellikle 2004 yılında akrabasının tecavüzüne uğrayan, ardından yine “namus ve töre” adları kullanılarak öldürülen Güldünya Tören[2] cinayetini sonradan takibe başlayan feministlerin aslına bakılırsa iki başlangıç davası sayılabilir; Sevim Zarif ve Ayşe Yılbaş cinayetleri. Sevim Zarif o zamanki eşi ile birlikte, eski eşi tarafından öldürülmüştü ve ayrıca Sevim Zarif; feministlerin de arkadaşıydı. Ayşe Yılbaş davası feminist mücadelenin hukuka yansıması açısından önemliydi çünkü Ayşe Yılbaş’ın davası ise en geniş katılım gösterilen ve en çok görünen dava olduğu için bir diğer başlangıç davası sayılır ve bu dava takibi, haksız tahrik uygulanmaması içindir. Ayşe Yılbaş aslında temas halindeyken kaybedilen biri. 24 yaşında, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi öğrencisi ve boşanmak üzere olan bir kadındı, boşanma davası iki feminist kadın tarafından yürütülüyordu. Hastanede nöroloji servisinde çalışırken, boşanmak istediği kocası Astsubay Kıdemli Çavuş Hüseyin Güneş Özmen tarafından 22 Şubat 2008 tarihinde on iki kurşunla öldürüldü.[3] Feministler davanın birinci duruşmasında “Bahane istemiyoruz”, karar duruşması öncesinde ise “katillerin haksız tahrik indiriminden faydalanmalarını kabul edemiyoruz.” şeklinde açıklamalarla davayı takip ettiler. Katil ve avukatları ‘Aşkından öldürdü’, ‘Çocuğu için yaptı’ dediler fakat mahkeme doğru kararı verdi ve katil hem tasarlayarak öldürmekten hem de boşanma süreci bitmeden gerçekleşen bu cinayet eşe karşı işlendiği için iki kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası aldı.
Bu “kavganın” asıl kaynağı aslında eril yargıdır; peki nedir bu eril yargı? Ataerkil toplumlarda soy babadan oğula geçer yani aslında kadın soyun devamlılığı için gerekli bir “şey”dir sadece. Fakat Türkiye Cumhuriyeti yasalarına baktığımızda, tarihsel süreçte kadınların verdiği emek ve onlarca bedelle, olumlu bir değişimden bahsetmek söz konusudur. Eril yargı ile mücadelede olumlu bir adım olarak görebileceğimiz hemen her düzenleme, kadınlar tarafından adeta çekip alındı. Eşitlik, genel olarak benzer durumlara benzer işlemler yapılmasını ifade etmektedir. Buna göre, benzer durumda bulunan herkese aynı davranılması gerekmektedir, ancak ilişkili farklılıkların varlığı durumunda farklı işleme izin verilebilmektedir. Eşitsizlik; eril yargının bir sonucudur. Örneğin; bu eşitsizlik şiddet gören bir kadın için karakolda başlıyor. Şiddet gören kadının beyanından sonra polislerin tutanak tutması, kadınlar istiyorsa sığınma evine yerleştirmesi, koşullar uygunsa koruma kararları için gereken işlemleri yapması gerekiyor fakat genelde bu işlemlerin tersine, kadın ikna edilerek evine yani şiddet gördüğü yere geri dönüyor ve aslında sonu kaçınılmaz oluyor. Diğer bir örnek ise yargıdaki “indirimler”den meydana geliyor. Bu indirimlerden birisi haksız tahrik indirimi ve aslında erkek egemen zihniyetin en açık şekilde kendini gösterdiği yer. Haksız tahrik indirimleri ile erkekler cezasızlık zırhına büründürülürken, kadınlar adeta yargılanıyor. Erkekler haklı, kadınlar suçlu pozisyonuna düşürülüyor; “Beni tahrik etti vurdum/ tecavüz ettim” diyen erkek çoğu zaman yargı tarafından onaylanıyor. Yargının haksız tahrik indirimleriyle ilgili olan bu tutumu şiddeti meşrulaştırması, erkekleri de cesaretlendirmeleri ile son derece vahim bir tablo karşımıza çıkartıyor. Bu tabloyu düzeltmeye çalışan feminist avukatlar, çok büyük bir emek ve zaman harcıyorlar. Çoğu bu işi ücretsiz yaptığı için kendi geçimini bile sağlayamayabiliyor. Pek tabii bu çabaların boş olmadığının onlar da farkında. Fakat baroların bu konuda çok da bir katkısı olduğu söylenemez. Çünkü bu kapsamda stajların arttırılması, eğitimlerin ücretsiz olması gibi konular dayanışmanın artması açısından önem taşır.
Başka bir konu ise; “Kadının beyanı esastır” ilkesi şeklinde bilinen fakat “Cinsel şiddete maruz kalanın beyanı esastır” şeklinde genişletilebilecek bu ilke, adil yargılamadaki çeşitli ihtiyaçları karşılamayı ve maddi gerçeğe ulaşmayı amaçlar ve özellikle delil yetersizliği olan durumlarda kadın veya çocuğun beyanının esas alınarak kovuşturma aşamasına geçilmesi ve beyanın yargılama aşamasında da delil niteliği taşıyabilmesi anlamına geliyor.[4] Fakat pek tabii, ataerkil toplumlarda bir kadının cinsel saldırıyı beyan etmesi bile zordur ve bu bağlamda; Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Genel Temsilcisi Gülsüm Kav, “Cinsiyet eşitsizliğinin ağır olduğu toplumlarda, kadının cinsel şiddet başta olmak üzere bütün şiddet biçimlerini dile getirmesi hiç kolay değil” der. Bu kapsamda aslında İstanbul Sözleşmesi’nden bahsetmek gerekir. Kadına yönelik şiddetle mücadele kapsamında kabul edilen, uluslararası bir sözleşme olan İstanbul Sözleşmesi; 11 Mayıs 2011’de imzaya açılmıştır, onaylayan ilk ülke Türkiye’dir ve 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Ne yazık ki ülkemizde şiddete uğrayan kadınların büyük bir çoğunluğunun varlığından bile haberdar olmadığı hakları içeriyor. Sözleşme; kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddeti önleme ve bununla mücadelede temel standartları ve devletlerin bu konudaki yükümlülüklerini belirleyen uluslararası sözleşmelerden en önemlilerinden biri olma özelliğini taşıyor. Amaçlarını ise dört cümleyle özetleyebiliriz:
- Kadınları her türlü şiddetten korumak, kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddetle mücadele etmek, şiddeti önlemek ve kovuşturmak
- Kadına yönelik her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılmasına katkıda bulunmak ve kadınları güçlendirerek gerçek anlamda kadın erkek eşitliğini teşvik etmek
- Şiddet mağdurlarını korumak ve desteklemek
- Şiddetle mücadelede tüm kurum ve kuruluşlar arasında iş birliği sağlamak amacıyla koordinasyonu sağlamaktır.[5]
Ancak; 1 Haziran 2019 tarihinde, basına kapalı gerçekleşen Milli İrade Platformu iftarında, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, “İstanbul Sözleşmesi nas değildir. Bizim için ölçü değildir.” ifadeleri Yeni Akit ve Millî Gazete’de yer aldı. Türk aile yapısını zedelediğinin ve eşcinselliği normalleştirdiğinin öne sürülmesinden sonra tekrar gündem oldu. Daha sonra konuya dair Hüda Par bir basın açıklaması yaptı ve İstanbul Sözleşmesi’nin aile kurumuna savaş açtığını iddia etti. Bu açıklama tartışmaların fitilini ateşledi. İstanbul Sözleşmesi’nin tartışmasının sürdüğü bu günlerde, KONDA Ağustos’20 Barometre saha araştırmasında İstanbul Sözleşmesi’ne yer verdi. KONDA, araştırmanın ilk bölümünde İstanbul Sözleşmesi ile ilgili kamuoyunun görüşüne yer verdi. Sonraki bölümünde de kadına şiddet ile ilgili yaptığı önceki araştırmalarıyla güncel durumu karşılaştırdı. KONDA 32 ilde 3.569 kişi ile görüştü. Rapora göre, İstanbul Sözleşmesi’ni her üç kişiden biri biliyor. KONDA, “İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmalı mıyız?” sorusunu yönelttiğinde, toplumun yarısından fazlası bu konuya dair hiçbir fikri olmadığını belirterek, sözleşmeden çıkma ya da kalma konusuna dair bir fikir belirtmedi. Toplumun, %36’sı sözleşmede kalınmalı, %7’si çıkılmalı derken, %58’i hiçbir fikri olmadığını belirtti.[6]
Şiddet, eril yargı pratikleri ne yazık ki devam ediyor. Ancak ve ancak bizim de direnişimiz, mücadelemiz sürüyor ve bizlerde yılların getirdiği birikim ve tarihsel deneyimlerle yolumuza devam etmeliyiz. “Feminist dava takibi erkek yargının kararını değiştirmese de zihniyeti değiştiriyor.”
–
Kaynakça
- [1]Aktaş, Gül. “Feminist söylemler bağlamında kadın kimliği: Erkek egemen bir toplumda kadın olmak.” Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi 30.1 (2013).
- [2]https://www.cnnturk.com/turkiye/guldunya-torenin-babasinin-cinayet-davasinda-karar
- [3]http://www.sosyalistfeministkolektif.org/kampanyalar/parcas-olduklar-m-z/kadn-cinayetlerine-isyandayz/ayse-y-lbas-davas-n-n-pesini-hic-b-rakmad-k/
- [4]https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-47129398
- [5]https://www.kadinininsanhaklari.org/savunuculuk/uluslararasi-sozlesmeler-ve-mekanizmalar/istanbul-sozlesmesi/
- [6]https://kadem.org.tr/istanbul-sozlesmesi-hakkinda/
0 Yorum