Hukuk Mesleğinde Kadının Gelişimi

Bu çalışmada kadınların hukuk mesleğini icra etme hakkını nasıl kazandıkları, dünyadan ve coğrafyamızdan kadın hukukçuların örnekleriyle incelenmektedir.8 min


48

Yazıya başlamadan Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen, 100 yılı aşkın süredir düzenlenen 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ne kısaca bir değinmek gerekiyor.

8 Mart Dünya Kadınlar Günü; 1908 yılında, Avrupa başta olmak üzere dünyanın sosyal ve siyasal çalkantılarla çeşitli krizler yaşadığı dönem, daha iyi iş imkanları, esnek çalışma saatleri, seçme hakkı talep eden bir grup kadının “emekçi” temalı yürüyüşüyle filizlendi. Sosyalist görüşlü Alman kadın hakları savunucusu Clara Zetkin tarafından 1910 yılında “Uluslararası Emekçi Kadınlar Konferansı”nda önerilen ve oy birliğiyle kabul edilen 8 Mart Dünya Kadınlar Günü, Birleşmiş Milletler nezdinde 1975 yılında resmi olarak ilan edildi. Kadınlar Günü’nün BM tarafından bu denli geç ilan edilmesi, 2 büyük dünya savaşının yarattığı “loss of manpower” (insan kaybı) faktörünün ardından kadınların sosyal ve siyasal alana dahil olma talepleriyle, aynı zamanda toplum bilincinin ve dönemin ruhunun (Alm. zeitgeist, İng. spirit of an era) bu yönde olumlu bir seyirde tekamül etmesiyle (gelişmesiyle) açıklanabilir.

Clara Zetkin, Alman sosyalist ve kadın hakları savunucusu

Kadınlar Günü’nün tarihçesinden ve 20. yüzyılın atmosferinden kısaca bahsettikten sonra, asıl konumuz olan “Hukuk Mesleğinde Kadının Gelişimi”ne dönebiliriz.

Hukuk Mesleğinde Kadının Tarihsel Gelişimi

Hukuk mesleğini tarihsel bakımdan incelediğimizde ilk olarak antik Yunan kavminde ve Roma’da görmek mümkündür. Avukat sözcüğü de bilinen manasıyla eski Yunanca’da, “üstün, ayrıcalıklı ve güzel konuşan” anlamına gelen “Advo-Catus” mefhumundan türemiştir. Antik Yunan’daki çıkış hatlarını incelediğimiz hukuk mesleğinin fiili karşılığını sistematik olarak Roma’da buluruz. Roma’da hukuk mesleğinin kalıntılarını incelediğimiz zaman sadece “hür persona’ların (kişilerin) ve erkeklerin” avukatlık mesleğini icra ettiklerini görürüz. Antik Çağ hukuk telakkisinde görülen bu ataerkil odaklı maskülen yapı, 19. yüzyılın son çeyreğine dek varlığını koşulsuz bir temelde sürdürmeye devam etmiştir.

19. yüzyılda kadın haklarının savunulması adına çeşitli gelişmeler meydana geldiyse de aslında ilk hareketler, Fransız Devrimi sonrası “ilk dalga feminizm” adı altında gelişmiştir. 19. yüzyıldan başlayarak sürekli gelişen kadın hareketleri ve eşitlik mücadeleleri, ilk olarak Fransız Devrimi’nde kendini bulmuştur. Fransız Devrimi’nin her alanda ön gördüğü “eşitlik ve hürriyet” gibi kavramları “cinsiyet” bağlamında da benimsemeye çalışan kadınlar, devrimin çeşitli aşamalarında yoğun bir mahiyette yer almışlardır. Bilhassa Fransız Devrimi’nin sembolü olan Bastille Kalesi’nin zaptındaki her üç kişiden birinin kadın olduğu tahmin edilmektedir.

Fakat çoğu devrimde görüldüğü üzere “tersine dönme” sorunsalı burada da ortaya çıkmış, kadınların mütenevvi organizasyonlar kurarak geliştirmeye çalıştıkları “müşterek cinsiyet eşitliği” metaforu sekteye uğramıştır. Böylece kadınların devrimin üst mercilerinde yer almaları engellendiğinden toplum nezdinde kabul edilecek profesyonel mesleklerde çalışma olanakları da başlamadan son bulmuş, neredeyse 100 yıl gecikmiştir.

Profesyonalizm İdeolojisinde Ataerkil Dinamik

Mahiyeti vasfıyla “profesyonel meslek” olarak tanımlanan hukuk mesleği, ataerkil ve maskülen yapılanmasıyla birlikte kadınların 19. yüzyılın son çeyreğine kadar dışında kaldığı bir meslek olarak belirmektedir. Antik Roma’ya dayanan bu tarihsel süreçte kadınlar; çeşitli dini, sosyal ve erkek egemenliğin verdiği otoriter sebeplerle avukatlık, yargıçlık, savcılık ve akademisyenlik gibi çeşitli hukuk mesleklerinden mahrum bırakılmışlardır. Bu mahrum bırakılma, 20. yüzyılda kadınların elde etmeye başladığı politik haklarla birlikte son bulmaya başlamış; kadınların çeşitli profesyonel mesleklerdeki sayıları artmaya başlamıştır. Fakat günümüz bağlamında bu konuyu ele aldığımızda, kadınların iş hayatındaki katılım oranları halen oldukça azdır.

Kadınların profesyonel mesleklerdeki mevcut azlığı, şüphesiz ki “profesyonalizm ideolojisi” anlaşılmadan çözümlenemez.

Profesyonel hukuk mesleğinin (legal profession) Antik Çağ’dan postmodernizme doğru erkek hegemonyasındaki ataerkil yapı kontrolünde geliştiğini düşünürsek bu mesleğe kadınların girmesinin önündeki yegane müşküllüğü rahatlıkla tespit edebiliriz.

Dr. Gökçe Bayrakçeken Tüzel’e göre;

“Profesyonalizm ideolojisi, mesleğin hegemonyasını kuran ve meşrulaştıran zemini hazırlayan ve profesyonellerin vazgeçilmezliğine ve biricikliğine olan inancın, gerçeklik olarak algılanmasını sağlayan bir dinamiktir. Bu ideolojiye içkin olan sadece sınıfsal eşitsizlikler değil aynı zamanda toplumsal cinsiyet eşitsizlikleridir. Mesleki kültürün değişmez olarak kabul edilen yapısı profesyonalizm tarafından kurgulanır ve yeniden üretilirken, bu yapının ataerkil niteliği kadınların var olma koşullarını belirler.”

Erkek hegemonyasının profesyonel mesleklerde yarattığı bir disiplin haline gelen “ataerkil merkezli yapı”, kadın hukukçuların yetişmesini, meslekte barınmasını sistematik bir şekilde engellemiştir. Daha elitist, profesyonel meslekte çalışan otoriter erkek popülasyonu, kapitalist sermayenin kontrolünü elde tutmanın verdiği etkiyle emekçi kadın popülasyonunu refah düzeyi daha düşük işlerde barındırmaya mahkum etmiştir. Bu otoriter kontrol, ataerkil sermaye yapısının erkek popülasyonunda “kapitalleşmesine”, sermaye birikime yol açmıştır. Böylece “erkek hegemonyası dinamiği” olarak adlandırdığımız bir disiplin meydana gelmiştir.

Bu dinamiğin içten çökertilmesi adına salt kadınlara özgü bir farkındalığın gelişmesi, şüphesiz kanımızca yeterli olmayacaktır. Bu mevcut dinamiğin çökertilmesi sosyal alışkanlıklar statüsünde ele alındığında sorunun tek boyutlu bir yapıdan ziyade çok boyutlu bir biçimde ele alınması gerekli hale gelmiştir. Bundan dolayı erkek popülasyonun da bu konuda bilinçlenmesi, farkındalık düzeyine ulaşması elzem olmuştur. Son dönemde feminizm dalgasıyla yayılan “kadın başarıları”, bu iç dinamiği kırmak adına pozitif ilerlemeler göstermeye başlamıştır. Fakat halen bu konuda eksiklikler olduğunu, iş hayatındaki cinsiyetçilik sorunsalının sürmekte olduğunu görmekteyiz.

Erkek Hegemonyasının Yasal Engellerine Karşı İlk Mücadeleler

Kadın hakları mücadelesinin Fransız İhtilali’nde fitilini ateşlediğinden yukarıda bahsetmiştik. Fakat sistematik bir şekilde ilk yasal mücadeleler 19. yüzyıl ortalarında ortaya çıkmaktadır.

Kadınların hukuk mesleğine girmesinin önünde çeşitli kanuni zorluklar, engeller olduğundan bahsetmiştik. Bu “yasal engellere” karşı mücadele, ilk olarak 1869’da “Arabella Mansfield” tarafından başlatılmıştır. Mansfield, baroya kabul başvurusunun reddedilmesi üzerine dava açmıştır. Davayı kazanmasının ardından kabul koşullarındaki kadınları dışlayıcı ifade “21 yaş üzeri erkek ve kadın” şeklinde değiştirilmiştir (o dönem ABD’de barolar “21 yaş üzeri erkekler” ibaresi göstererek kadınların baroya girmesine engel koyuyordu).

Arabella Mansfield, ABD’li İlk Kadın Avukat

ABD’de kadınların barolara karşı mücadelesi 1869’da başladığı halde kadınlar, New York Barosu’na 1937 yılında “avukat” olarak kabul edilmiştir. Diğer Batı menşeli ülkelerde de kadınların hukuk mesleğini icra etme mücadeleleri ABD’deki tarihten çok da farklı olmamıştır. Bilhassa Devrim’in ve ilk feminist mücadelelerin merkezi Fransa’da da kadınlar 1931 yılında bu mesleği icra etme haklarını kazanmışlardır.

Osmanlı’dan Türkiye’ye Hukukta Kadın

Osmanlı’da hukuk mesleğini icra eden “kadılar” dışında 18. yüzyılın sonuna kadar herhangi bir “dava vekili” görülmemiştir. Avukat, savcılık ve noterlik gibi meslekler ise Tanzimat’tan sonra Osmanlı hukuk sistemine dahil olmuşlardır.

Bilindiği üzere İslam Hukuku kurallarının hüküm sürdüğü Osmanlı hukukunda kadılar, erkeklerden seçilen kimselerdi. Bu bağlamda bakıldığında Osmanlı’da hukuk mesleği, kadınlara kanunen yasaklanmıştır.

Osmanlı sonrası Türkiye’deki süreçte ise 1921’de Süreyya Ağaoğlu ve üç arkadaşının hukuk fakültesine kayıt yaptırması, “hukukta kadın” başlığı altında ülkemiz adına devrim mahiyetindedir. Bu mahiyeti özü itibariyle incelediğimizde, çağdaş Türkiye’de kadınların hukuk mesleğine adım atmaları bir tesadüfi olaylar zinciri değil, aksine son derece bilinçli bir hareketin ürünü olarak görülmelidir. Zira toplumsal, basmakalıp yargıların dışına çıkan bu 4 kadın, kadına “biçilen” meslekleri kabul etmeyerek kadının hukuk gibi “profesyonel” bir meslekte de son derece başarılı olabileceğini kanıtlamışlardır.

Süreyya Ağaoğlu ve Atatürk

Bu bölümü de toparlayacak olursak, Osmanlı’da mesleki alanlarda gördüğümüz cinsiyete dayalı ayrımcılık 1921’de hukuk alanında sekteye uğramıştır. Bu ayrımcılık için ”son bulmuştur” gibi bir yargıda bulunmayı fazlasıyla iddialı bulabileceğimizden dolayı böyle bir problem için ancak “olumlu yönde gelişmeler katetti” diyebiliriz. Günümüzde bilhassa ülkemizde kadınların mesleki yönde dezenformasyona maruz kaldığı apaçık görüldüğünden; kadın hakları ve cinsiyet ayrımcılığı yönünde yol almamız gereken oldukça önemli aşamalar olduğunu göz önünde bulundurmalıyız. Daha doğrusu bunun “bilincinde” olmalıyız.

Değerlendirme

Son dönemde özellikle Kıta Avrupası’nda ve ABD gibi ülkelerde kadın haklarının son derece olumlu bir aşamada tekamül ettiğini görmekteyiz. Buna karşılık “gelişmekte olan ülkelerde” yoğun bir biçimde kadın hakları ihlallerinin yaşandığına; özellikle pratikte ve uygulamada bu tarz yanlış uygulamaların meydana geldiğine şahit olmaktayız.

Meseleye bu yönden baktığımızda ülkemizde ve uluslararası arenada bu ihlalleri önlemek maksadıyla kanun koyucular tarafından çeşitli düzenlemeler yapılmaktaysa da bahsettiğimiz gibi “uygulama” alanında tezatlıklar görmekteyiz. Bunun önemli nedenlerinden biri de olaya “salt hukuksal” yaklaşmanın verdiği teorik yanılgı olmalıdır. Kadın hakları ihlallerinin ve cinsiyete dayalı ayrımcılığın çözümü, kaynağı olarak sayılabilecek hukukta gözükse de aslında durum tam olarak sanıldığı gibi değildir. Bu probleme “felsefi ve mantıksal” çerçeveden baktığımızda gerçek problem “içimizdedir”. Toplumda süre gelen ayrımcılığın nedenini bir bakıma da toplumu yaratan bireyler oluşturmaktadır. İçimizdeki hastalıklı ve bulaşıcı ayrımcılığı “dezenfekte” etmeyi sağlayamazsak hangi normu koyduğumuzun veya düzenlediğimizin hiçbir önemi olmayacak. Uygulama sahasında noksanlıklar yaşamaya devam edeceğiz.

Cinsiyete dayalı ayrımcılık; renk, dil, din, ırk ve “cinsiyet” farketmeksizin tüm insanlığın müşterek problemi olarak ele alınmalıdır. Mesele bu yönle ele alındığında, her bireyin sorumluluğuna düşen görevi kendi pratik yaşantısında yerine getirmesi “uygulamada” hiçbir sorun yaratmayacaktır.

Ayrımcılığı uzakta değil de “içimizde” aramak umuduyla ve kadın cinayetlerinin, ayrımcılığın olmadığı bir zamanda görüşmek dileğiyle…

Kaynakça

[zombify_post]


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla Paylaşın!

48

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.