Tunus’da doğan İbn-i Haldun’un asıl adı Ebu Zeyd Abdurrahman bin Muhammed bin Haldun’ü Hadrami (Abdurrahman İbn-i Hadun)’dir. Küçük yaşta Kur’an’ı ezberlemiş,17 yaşına kadar hadis, fıkıh, sarf ve nahiv, şiir, lugat, felsefe, kelam gibi ilimlerle uğraşmıştır. İbn-i Haldun’un genç yaşta başkatip olarak göreve atanması onun ilim öğrenme arzusunu daha da artırmış olup devlet adamı olması dolayısıyla, alimlerle uzun uzun ilmi tartışmalara girmiş ve bu onun zekasının keskinliğinin herkesçe tanınmasına vesile olmuştur.
Yaşamının büyük kısmında siyasete ilgili olan Haldun,1378 yılında yazmış olduğu ‶Mukaddime″ adlı eseriyle de hem kendi çağında hem de sonraki çağlarda bilim dünyasını etkilemiştir. Daha sonraları ‶Tarih″ adlı eserini yazarak hacdan dönüşte Mısır’a yerleşmiş ve orda ‶Kadıların Kadısı″ olmuştur. İbn-i Haldun İslam düşüncesindeki yeri dogmadan uzak, realist bir bakış açısıyla toplumu ele almasından ve yönteminin deney ve gözleme dayanmasından kaynaklanmaktadır. Bu onun dinle ilgili olmasının yanında bilimsel bir zihniyete sahip olduğunu gösterir. Ona göre bilimsel gerçeğin kaynağı Tanrı’dır. Ancak evrensel yasaların kaynağına inanç meselesiyle değil deneysel yöntemlerle ulaşılır.
–
Tarihçi Olarak İbn-i Haldun
İbn-i Haldun Mukaddime adlı eserinde de bahsettiği gibi tarih ilmini ve tarihçileri eleştirir. Ona göre birçok eser, birer masal ve hikayeden ibarettir. Bu yüzden İbn-i Haldun, tarihe dair bir eser yazması gerektiğini düşünür.
Tarih ilmini derinlemesine bir bakış açısıyla ele alan Haldun, içinde bulunduğu dönem koşullarından dolayı da bu ilme büyük bir özveri ile yaklaşmıştır. Olayların arkasındaki gerçek nedenleri araştırarak onların sebep sonuç ilişkilerini titizlikle incelemiştir. Asıl tarihin, araştırmak ve düşünmek üzerine kurulu olduğunu belirten İbn-i Haldun, günümüz tarih anlayışını yıllar önce ortaya koymuştur. Ona göre bir tarihçi; subjektif nedenler etkisinde kalmamalı, olaylara objektif yaklaşmalı ve duymuş olduğu her bilginin doğruluğunu dikkatle araştırmalıdır.
Umran ilminin kurucusu olan İbn-i Haldun’un bu ilmi kurmasındaki etken, İslam dininin insan kavramı üzerinde önemle durmasındandır. Yetiştiği kültürün etkisiyle de yoğurduğu bu kavramın net bir anlamı olmamakla birlikte, genel yapılan tanımlardan biri olarak umran ilmi, yeryüzünde cemiyetler halinde yaşayan insanların ve bunların bölük bölük toplanmaları neticesinde meydana gelen medeniyet ve içtimai halleridir.
–
Toplumun Doğuşu
İnsanlar; yaşayışlarını sürdürebilmek, kendilerini tehlikeden koruyabilmek ve sosyo-ekonomik sorunları çözebilmek için bir arada yaşamak zorundadır. İnsanın doğa karşısındaki salt yalnızlığı, yaratılıştan ötürü gelen fiziksel ihtiyaçlar gibi nedenler onu birlikte yaşama iten sebepler arasındandır.

Topluluk halinde yaşamaya başlayan insanın şekillenmesinde yaşadığı çevrenin ve topluluğun etkisi büyüktür. Bu koşulların değişiklikler göstermesinden dolayı farklı şekillenen insanların oluşturduğu topluluklarda göçebe ve yerleşik toplum olarak iki farklı toplum çeşidi ortaya çıkmıştır. Genellikle üretim tarzı üzerindeki farklılaşmadan dolayı ayrılan bu iki toplum çeşidini aşağıda inceleyelim.
–
Topluluk Çeşitleri
1.Göçebe Toplum
Göçebeler, kırsal kesimde yaşayan ve zorunlu gereksinmelerini karşılayan insanlardır. Bu topluluktaki insanlar genellikle tarım ve hayvancılıkla uğraşırlar. Göçebe olarak yaşayan toplumlar, yerleşik toplumlara göre daha sert yapıdadır. Bu yüzden bu insanlar, her şeyden önce birer savaşçıdır. Onları koruyacak bir örgütlenme olmadığından kendilerinden başka kimseye ne inanır ne de güvenirler. Birbirlerine ve değer yargılarına çok bağlıdırlar. Hukuki yapıları, sosyal düzenlerine uygun olarak kendiliğinden ortaya çıkmıştır. Bu hukuki yapının temelini asabiyet kavramı teşkil etmektedir. Asabiyet, nesillerin bir araya gelerek kuvvet ve üstünlük sahibi olmaları ve bir ideal etrafında toplanmalarıdır. Bu kavramın oluşmasındaki en temel şey, kan ya da neseb bağıdır. Yukarıda da belirtmiş olduğumuz kişilerarası bağı arttıran bu kavram savaşçılık özelliği olan göçebe toplumdaki kişileri bir araya getirerek düşmana karşı koymalarında büyük rol oynar. Ayrıca asabiyet bağı kişileri birbirine kenetleyip insanlar arası dayanışma doğururken bir takım kurallar da ortaya koymaktadır. Nitekim bahsi geçen bu kurallar aradaki asabiyet geliştikçe daha da belirgin bir hal almaya başlamaktadır.
Asabiyetin doğumuyla birlikte bir kabile büyüğü de ortaya çıkar. Kabile büyüklerinin buyrukları topluluğun değer yargıları, örf adetler ve hukuki yapının temelini oluşturur. Yasama, yürütme ve yargıyı elinde bulunduran şefin emirlerine kimse karşı gelemez, birey sadece bunu onaylamakla yükümlüdür. Zayıf asabiyete sahip kavimde şeflik uzun süreli olmaz, güçlünün eline geçer. Bu yüzden asabiyet önemli bir husustur.
2.Yerleşik Toplum
İnsanlar doğal yapıya uygun olarak kendilerini korumak, haksızlığı önlemek için düzenleyici ve yargılayıcı bir kuruma ihtiyaç duyar. Ancak bu kurumu oluşturmalarındaki temel amaç sadece ortak yarar değil; toplumlar arası rekabet, savaş gibi şeyleri de kapsamaktadır. İnsanların düzene geçerek kurdukları bu yapının toplumu dengede tutması için öncelikle egemenlik yetisine sahip olması gerekmektedir. İşte İbn-i Haldun’un devlet dediği bu kurumda egemenlik yetisi olmazsa devlet olma hadisesinden de söz edilemez. Ayrıca asıl devlet egemenliği başka toplumlara karşı üstünlük sağlandığında elde edilmiş olur. Egemenliği elinde tutmak isteyen devletin cebre başvurması ise göçebe toplumdaki asabiyet kavramından ayrılışın en önemli göstergesidir. Çünkü dayanışmanın ve yakınlığın ürünü olan asabiyet, devletin cebre başvurmasıyla kopmuş olur.
–
Asabiyet Ve Devlet
Cemiyetlerin devlet haline gelmeleri asabiyet kavramıyla olur. Neden asabiyet kavramı diyecek olursak asabiyet kavramıyla bir araya gelmeye başlayan toplum önce yakınlaşır, yakınlaşan toplum yavaş yavaş birlik olmaya başlar ve böylece cemiyet oluşur. Bu cemiyetteki bağ akrabalık bağından da öte olan inanç birliğine dönüşür. Bu aşamalardan geçerek kendini gerçekleştirmiş olan asabiyet kavramı böylece evrensel bir boyuta ulaşır. Meydana gelen bu birlik, devletin kurulumu için gerekli olan ön aşamayı oluşturmuş olur. Çünkü bu bağın üzerine kurulan devlet asabiyet ile aslında sürekliliğini de sağlamaya elverişli hale gelir. Ayrıca devletin kurulumu için gerekli maddi manevi güç de bu şekilde sağlanmış olur. Asabiyet sayesinde kurulan devlette bu bağ devlet olma sürecinden bir süre sonra zayıflamaya başlar ve dinamikliğini kaybeder.
–
İbn-i Haldun’a Göre Devlet Ve Devletin Yıkılmasının Nedenleri
Asabiyet bağının güçlenmesiyle birleşen cemiyetlerin oluşturduğu devlet, Haldun’a göre organizmacı bir şekilde tanımlanır.5 evreden oluşan bu tanımda İbn-i Haldun evreleri şu şekilde konumlandırır:
1.Evre-Geçiş Aşaması Dönemi: Kabile mantığı vardır. Başta şef bulunur.
2.Evre-İktidarın Kişileşmesi(Medeni)Dönemi: Göçebelikten yerleşiğe geçiş dönemidir.
3.Evre-Rahatlık Çağı Dönemi: Geleneksellikten uzaklaşıp uygarlığa ulaşılmıştır.
4.Evre-Barışla Yaşama Çağı Dönemi: Gelişme yoktur.
5.Evre-Gerileme Dönemi: Zevk ve eğlenceye düşme sonucunda devletin çökmeye uğramasıdır.
Devletin bu 5 evresinin asıl dayanak noktası, ekonomik sebeplerdir. Nitekim ekonomik çatışmalar, devletlerin devinim sürecinde önemli bir rol oynar. Ekonomisi rahatlığa kavuşan bir devlette halk da rahattır. Halk rahat olduğu için genel çalışım koşulları artar. Böylece devlet, yükselişe geçer. Ancak ekonomik olarak sıkıntıya düşen devletin refah seviyesinden aniden dibi vurması çok da zor olmayacaktır. Bu sebeple de evrelerin temeli ekonomidir.
Haldun için devletin ömrünü belirleyen en önemli etkenlerden birisi de kuşkusuz hükümdarın rolüdür. Tıpkı devletin kuruluşu gibi hükümdar üzerinde asabiyet kavramının etkisi tartışılamaz. Hükümdarın geleceğe güvenle bakabilmesi ve devletin devamlılık kazanabilmesi için hükümdarın asabiyet sahibi olması gerekir. Adaletli, imana sıkı sıkıya bağlı ve halkını koruyup gözeten hükümdar böylece mutlu ettiği halkıyla birlikte devletinin sürekliliğini sağlamış olur. Baskıcı, korkutucu olan yönetim altında halk kendini güvensiz hissedeceği için hükümdarın bundan kaçınması gerekmektedir .Ancak buna rağmen yine de devlet bir zaman sonra yıkılmaya mahkum olacaktır. Devletin kurulumu ve yıkılması arasındaki süreci 120 yıl olarak belirleyen İbn-i Haldun, bunun nedenini dönemindeki insan ömrünün ortalama 120 yıl olmasına bağlar. Çünkü ona göre devlet insan vücudu gibidir.
Yavaş yavaş sonuna yaklaşan devletin yıkılma sebeplerinin en başında hükümdarın oynadığı rol önem arz eder. Hükümdarın kendi zevkine düşerek, mutluluk ve dünyevi işler peşinde koşmasıyla devletin işlerini aksatması ve harcamaların çoğunun bu yönde yapılması 5.evreye geçişin adeta bir anahtarıdır. Böylelikle bozulan düzenden ve ekonominin kötüleşmesinden dolayı halka yüklenen hükümdar ile halkın arası açılır. Karşı karşıya gelen hükümdar ve halkta hükümdar, halkı öcü gibi görmeye başlar. Çünkü halka hesabını veremeyeceği davranışlarda bulunmuştur ve onlardan kaçmaktadır. Bu şekilde yıpranan devlet, yıkılmaya yüz tutar.
–
SONUÇ
Genel olarak görüşlerini insanlar arasındaki dayanışma gücünden doğan asabiyet kavramına değinerek anlatan İbn-i Haldun, devletin doğumu ve hatta yıkılması için bile asabiyet bağının önemi üzerinde durur. Toplumları, buna göre ilk kez bedeviler ve hadariler olarak ayıran kişidir. Haldun’a göre, yerleşik düzendekilerin kurdukları devlet en fazla 120 yıl yaşamaktadır. Yalnız devlet ömrünün 120 yıl olması görüşü genel tarih çizgisine göre pek tutarlı değildir. Nitekim Osmanlı devleti 600 küsur yıl yaşamıştır ve bu şekilde olan daha çok devlet vardır. Ancak dönemin şartları onu böyle düşünmeye itmiş olabilir. Devletin yönetim şeklinin İslamik öğelere değinilerek yapılması fikrini savunsa da; aslında İslam devletlerinde ikisi bir arada olan halifelik ve hükümdarlık kurumlarını ayırır. Ona göre halifelik, İslam’ın tek yönetim biçimi değildir. Nitekim halifeliği ayrı bir müessese olarak değerlendiren İbn-i Haldun, laiksel nitelikte bir ayrımda bulunmuş olur. Bu da yönetim biçimini, daha evrensel incelemeye iten bir görüş olmaktadır.
–
Kaynakça
- Yumuk, Recep. “İbn Haldun’da devlet görüşü (Birinci Kısım).” Atatürk Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi 3.1-2 (1978): https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/29775
- Prof.Dr.Mehmet Akad,Prof.Dr.Bihterin Vural Dinçkol,Prof.Dr.Nihat Bulut,Genel Kamu Hukuku,DER Yayınları,2016,s.81-87
0 Yorum